Kategoriler

müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2016 Perşembe

Kaytranada'dan Elektronik, Funk ve Rnb Güzellemesi: 99.9%


Kaytranada'nın henüz 24 yaşında genç bir müzisyen olması insanda haset uyandırıyor. Kanada doğumlu, Haiti kökenli bu adam, şimdiden ülkesinin en prestijli ödüllerinden biri olan Polaris müzik ödülünü kazandı. Üstelik Grimes ve Carly Rae Jepsen gibi iki sükseli ismi geçmeyi başararak...

Öncelikle yılın en tatlı müzik videolarından biri olan Lite Spots'a göz atmanızı öneririm. Bir robotun başrolünde olduğu bu kadar güzel ve tatlı bir şey izlemeyeli çok oldu. (Chappie'yi izlemediğimi belirteyim.)


Kaytranada, bu albümünde oldukça geniş bir spektrumda geziniyor. Açılış şarkısı Track Uno, başlı başına güzel bir IDM eseri. Ama Kaytranada daha çok rnb sularında gezinmeyi seven bir adam. Yılın en iyi albümlerinden biri olan Frank Ocean'ın Blonde'u ile kıyaslamak yersiz olacaktır. Ocean kendini ciddiye alan bir adam, Kaytranada ise müziğinin olabilecek en tatlı hale gelmesi için özel bir çaba sarfediyor. Albümün en güzel şarkılarından biri olan Got It Good (Feat. Craig David) bunun en güzel örneklerinden biri. Dinlemeye doyamayacağınız bir şarkı. Üstelik çoktan unutulmaya yüz tutmuş Craig David'i görmek bile bende nostaljik bir etki yaptı. (En son lisede dinlemiştim herhalde.)

Yaz ayları için ideal bir albümdü muhtemelen, ben ne yazık ki kışın en soğuk günlerinde kendisi ile tanıştım. Together içinizi ısıtacak bir şarkı. Sonrasında gelen Drive Me Crazy ise albümün çeşitliliğinin ürünü olan bir hiphop şarkısı. Finaldeki gitar solosu gerçekten şaşırtıcı.

Weight Off ise güzel bir düzenlemenin ürünü. Davulları çok başarılı buldum. Özellikle dikkatle dinlenildiğinde şaşırtıcı ayrıntılarla dolu. Bu şarkının şaşırtıcı bir yanı da kompozisyondaki denge. 24 yaşında olmasına rağmen bu kadar tecrübeli yaklaşabiliyor olması şaşırtıcı. Kaç tane 20 yaşında müzisyen şimdiden Madonna'nın turnesinde en az 2 konsere ön grup olmayı başardı ki?


Glowed Up ise daha minimalistik sularda yüzen, albümün en iyi şarkılarından biri. Anderson Paak'in vokalleri ile birlikte hafif tembel ritmi iki müzisyenin de tam olmak istedikleri yerde durduğunu düşündürüyor. Son bir buçuk dakikası ise bambaşka bir şarkıya dönüşüyor ve zaten güzel olan şarkı beklenenden çok daha iyi bir şekilde sona eriyor.

Breakdance Lesson N.1 ise albümün en başarılı synthlerinden bir kısmına sahip, acayip bir synth şarkısı. Bu hali ile eski bir Daft Punk albümünde kendine yer bulabilirmiş. Yukarıdaki klipte de dinlediğiniz Lite Spots ise albümde misafir müzisyen olmayan az şarkıdan biri. Aslında Brezilyalı şarkıcı Gal Costa'nın "Pontos de Luz" isimli şarkısının remixlenmiş hali olduğunu düşününce bunun çok da doğru olmadığını düşünüyor insan. Merak uyandıran ise Kaytranada'nın bu şarkıyı nereden arayıp bulmuş olduğu.

Albümde 15 şarkı var. Hemen hemen her şarkının kendi başına iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette bir albüm olarak en büyük kusuru da aslında burada. Bütünlüklü bir eserden ziyade, genç bir müzisyenin kendini kanıtlama çabasını dinliyorsunuz. Kendini oldukça da iyi kanıtlıyor aslında. Bu kadar genç yaşta böyle bir DJ'lik yeteneği, bu kadar iyi bir kulak zor bulunur. Kanada'nın en ümit vaadeden elektronik müzik adamlarından biri olacağını söyleyebilirim.

18 Aralık 2016 Pazar

Kanye West - The Life of Pablo (2016)


Bu albüm hakkında bir şeyler yazmak için çok geç kaldığımı biliyorum. Nedense bir şekilde geriden takip ediyorum bu sene güzel albümleri. 2016 müzik açısından ne kadar aşmış bir yıl olduysa, hayatım açısından da o kadar kötü bir yıl oldu. Çoğu zaman müzikten zevk alacak birkaç adet dopamin molekülü bulabildiğime şaşırıyorum.

Kanye West tüm albümlerini istisnasız dinlediğim az müzisyenden biridir. Hip hop benim için en itici müzik türü iken (ki aslında bu metaldi ve öyle kalacak gibi görünüyor.) Kanye daha önce kimsenin yapamadığını yapmış ve College Dropout ile beni "ritimle konuşan adamlar" önyargısından kurtarmıştı. Hiphop, pop müziğin herhangi bir alt başlığı gibi inanılmaz düzenlemelere, hikayelere, melodilere sahip olabiliyordu. Kanye'nin ilk 3 albümü oldukça kusursuz işlerdir. Bazıları Graduation'ı pek sevmez ama ben en iyi albümlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Üstelik kısmi hayalkırıklığı yaratan 808s&Heartbreak'in popsu atmosferine bir hazırlık da teşkil ediyordu. Tabi sonrasından tüm zamanların en iyi albümlerinden biri olarak rahatlıkla kabul edilebilecek My Beautiful Dark Twisted Fantasy geldiği için bu aralar artık şikayet edecek kimse bulamazsınız. Sonrasında gelen Yeezus ise bir nevi geri adım gibiydi, ama tamamen bambaşka bir müzik türüne dönmüştü Kanye. Bu açıdan geriye dönüp tüm kariyerine baktığımda, birbirinden farklı şeyler denemeyi alışkanlık haline getirmiş cesur bir adam görüyorum. Kanye'nin müziği gerçekten mutfaktan oluşuyor. Mükemmel düzenlemelerin adamı ve kulağı o kadar iyi ki ölümcül bir melodiyi onun kadar iyi yakalayabilen çok fazla rapçi görmedim. Neredeyse varolan bütün müzik türleri arasında özgürce gezindi, hep kendini ve özel hayatını anlattı. Bunaltıcı derecede narsisist olmasına rağmen asla sıkıcı hale gelmedi. Eksik yanlarını kapatmak için yarattığı grandiyöz kendilikle yeri gelince dalga geçmesini de bildi.

Life of Pablo'nun bunların üstüne, benim tarafımdan bu kadar geç dinlenmesinin sebebi, hem 2016'nın berbat bir yıl olması, hem de albüm hakkında kötü yorumlar okumuş olmam. Pitchfork bir şekilde 9.0 vermişti ama onların Kanye'yi nikahlarına alacak kadar sevdiklerini bildiğimden pek objektif bir puanlama olmadığını düşünüyordum. Yıl sonu listelerinde klibini izleyip, sonrasında bağımlısı olduğum "Fade" olmasa, bu albümü kim bilir ne zaman dinleyecektim. Şimdi söyleyebilirim ki, iyi ki dinlemişim. Yılın en güzel albümlerinden birini az daha kaçırıyordum.

Tek tek şarkıları anlatmak gibi bir işe girişmeyeceğim. Pablo'nun hangi pablolar olduğu ile ilgili klasik cümleler kurmayacağım. Ekşisözlükte bunu benden daha iyi yapan insanlar olmuş, ben de onları ilgi ile okudum. Yine de birkaç bir şey söylemek istiyorum.


Kanye sanırım bu albümde bugüne kadarki en kusurlu prodüksiyonunu ortaya çıkarmış, ama bir şekilde bu asla batmıyor. Aşırı maksimalist kusursuzluğunu bir kenara bırakması bile güzel. Ortaya tek tek şarkılarını severek dinleyeceğiniz bir albüm çıkmış, bir konsept albüm yerine. Açılış şarkısı "Ultralight Beam" gerçekten güzel bir şarkı mesela, gospel havasına sahip oldukça "feel good" şarkısı. Kanye hayatının ne kadar yolunda gittiğini çok tatlı bir şekilde ifade etmiş. (Pitchfork'un yılın şarkısı ödülü elbette abartı.) Sonrasında gelen Father Strech My Hands Pt. 1 ve Pt. 2 nostaljik sözleriyle oldukça dokunaklı, müzikal anlamda da şahane eserler. Özellikle Pt. 2'nin birden 90'lar latin popuna göz kırpan ritmi şaşırtıcı. Tekrar dinlenebilirliği oldukça yüksek. Auto-tune kötüye kullanımı da burada daha mantıklı düzeye inmiş görünüyor.

Famous ise bence kesinlikle klasik bir pop şarkısı değil. Elbette kendine MBDTF'de de yer bulabilirmiş. Rihanna elbette bu şarkıda adeta bir görev adamı gibi vokalini teslim etmiş. Zaten o olmadan bir Kanye albümü olabilir mi emin değilim. Özellikle Nina Simone coverı yaptığı kısım epey iyi. Yıl sonu listemde olacağını düşündüğüm bir şarkı. Çünkü gerçekten zıt duygular arasında geçiş yapıyor. Kanye'nin bu albümü çoğu zaman epey thug-life tadında giderken, inanılmaz tatlı bir havaya bürünüyor. Oğlu Saint doğduğundan beri böyle bir ruh halinde sanırım.

Feedback'in endüstriyel sample'ı, Lowback'in nostaljisi, I Love Kanye'nin komedisi, Waves'in tekrar düzenlenmekten bir hal olduğu haberleri (ve Chris Brown'ın beğenilmeyen vokalleri) falan derken albüm geçip gidiyor. Highlights ve Freestyle 4 ise erken erişim oyunları gibi, daha çok üzerinde uğraşılması gerekirken yarım bırakılmış şarkılar gibi duyuluyor. Neyse ben daha çok bayıldığım kısma odaklanacağım.

Albümün FML ile başlayan birkaç şarkısı epey epey epey iyi. Standart pop bir Kanye albümü dinlediğimi düşünürken kendimi oldukça dokunaklı bir atmosfer içinde buldum. Sanırım benim eskiden beri sevdiğim Kanye West, hep bu hüzünlü noktalara dokunan adam. Never Let Me Down, Homecoming ya da Through the Wire'ı yapan adam. FML tüyler ürpertici bir opera gibi ilerlerken modunuzun yavaşça huzurlu ortamdan uzaklaşıyor ve West'in dev kendiliğinin içinde gizlediği kırılgan kısımlara girmeye başlıyorsunuz. The Weeknd'i de hiç sevmem ama bu şarkıda olmuş. Mükemmel bir şarkı ama daha da iyisi pek yakında duruyor (Wolves). Real Friends aynı moodu devam ettiren ağır bir şarkı. Tabi şarkının adının da epey dışa vurduğu gibi, "Gerçek dost mu, o da ne?" modunda ağladığı bir şarkı olmasına rağmen Silent Hill müziklerinden sample'lanmış gibi bir his veriyor. Sonrasında da albümün en güzel şarkısı olduğuna sonunda ikna olduğum Wolves geliyor.


Wolves'u şimdiden yıl sonu listemde güzel bir yerde görebiliyorum. Hatta az önce yukarıda saydığım hüzünlü Kanye klasikleri arasına koyuyorum. Auto-tune bile zerre rahatsız etmiyor beni. Huzuru bulmuş Kanye West'in bile yaşadığı kaybetmek korkusu bu kadar iyi anlatılamazdı. Kavinsky'nin Nightcall'u ile aynı kurt seslerini sample'ladığı (ve autotuneladığı) için ayrıca şaşkınlık yaşadım. Arada Sia da giriyor ve yine Rihanna gibi, konuk sanatçı olarak görevini yerine getiriyor. Ama tabi Kanye'nin konuklarına seçtiği yerler her zamanki gibi oldukça isabetli. Wolves ilk dinleyişte pek hakkını verebileceğiniz bir şarkı olmayabilir, ama biraz içinizde büyümesini bekleyin. Frank Ocean bu şarkının outro'su da sayılabilecek olan 38 saniyelik bir Frank's Track söylüyor. Evet, adı bu. Adam yerin hazır demiş gibi.

Fade veya No More Parties in L.A. gibi süper şarkıları yazmak bile istemiyorum, zira onlar çoktan internet aleminde fazlası ile toz kaldırdılar. Ben sadece bunu yakalamak için çok geç kaldım. Kanye West yılın en iyi albümünü yapmamış, ama en "yeniden dinlenebilir"ini yapmış olabilir. Bu açıdan diğer albümleri için de geçerli olan bu durum, bütün egoizmine rağmen nasıl da işinin hakkını verdiğini gösteriyor. Kanye yapsın, biz daha uzun yıllar dinleyelim. Kardashian ve çocuklarla mutlu bir ömür diliyorum kendisine.

30 Ekim 2016 Pazar

Dünyanın En Tuhaf Albüm Kapağı'nın Hikayesi: Xiu Xiu - A Promise


Üniversite yıllarında tanıştığım deneysel gruplardan biri olan Xiu Xiu, hiçbir zaman favorilerim arasına giremedi. Ama şu anda bahsedeceğim albümün kapağı bir zamanlar yaptığım en güzel ve değişik albüm kapakları listesinde kendine yer edinmişti. (Yani şuna bir bakın, aksi mümkün mü?)

Albüm bu arada Xiu Xiu'nun kariyerindeki en iyi albümdü bana göre. Bu sene çıkardıkları "Plays the Music of Twin Peaks"in daha iyi olduğu söyleniyor ama ben henüz dinlemedim. Animal Collective'ı andıran sound'u ve deneysellik ile duygusallık arasındaki çizgiyi çok iyi tutturdukları bir albüm olan "A Promise" ne olursa olsun kapak fotoğrafı ile daha çok ilgimi çekiyordu. (Sad Pony Guerrilla Girl gibi şahane şarkıların hakkını yemiyorum, ama şimdilik mevzumuz bu olacak.)

Albüm kapağını ilk gördüğüm zaman (10 yıl önce falan) ne kadar sert ve rahatsız edici olduğunu düşünmüştüm. Xiu Xiu elbette aşırı garip bir gruptu ve bu tür bir albüm resmini sadece onlardan beklerdim. Ama bu bile onların garipliklerinin ötesindeydi. Ne anlatmak istiyor olabilirlerdi? Sadece tuhaf olsun diye mi seçilmişti bu fotoğraf? Çekik gözlü ve esmer (muhtemelen Vietnamlı) bir çocuğun çırılçıplak (ufak penisi sonraki editionlar'da sarı bir kare ile sansürlediler) ve elinde bir oyuncak bebeği ters tutan görüntüsü ne anlama geliyor olabilirdi? İlk akla gelen Uzakdoğu'da çocuklara yönelik seks turizminin sert bir yansıması olabileceğiydi? Ama bu neredeyse zevk alan ve bir yandan irrite eden karenin ayrıntıları daha da huzursuz ediyordu beni. Yataktaki battaniyenin "gerçek"liği, çıkarılan kıyafetlerin nizamlı bir şekilde kenara konmuş olması, çocuğun burnundaki yara ve duruşundaki garip rahatsız hissiyat aklımı alıyordu resmen. Nasıl bir fotoğraf ki bu? Nasıl çekilmiş olabilir ve koskoca bir albümün kapağı olacak hale gelebilir?

Aradan yıllar geçti. Ben bu konuyu çok da derinlemesine deşmedim. Ama bugün RYM'de bu albümün sayfasını tıklamış bulundum ve zamanında Pitchfork ile grubun ana elemanı Jamie Stewart'ın o dönemki bir röportajından bir kesit okudum. Gerçekten okuduğum acayip hikayelerden biriydi ve bunca yılın esrarının sonunda sona ermesine sevindim. Hepsini Türkçe'ye çevirmem mümkün olmasa da, özetle anlatmak istiyorum.

Pitchfork: Albüm kapağının hikayesi nedir acaba?

James: Bu çok uzun bir hikaye. Komik de aynı zamanda...

Pitchfork: Biz zaten uzun hikayeleri seviyoruz, lütfen anlat.

James: Tamam, iki yıl önce evimde ufak bir kayıt stüdyom vardı. Ve bir yandan pek param olmadığı için yapmayı hayal ettiğim Vietnam gezimi yapamıyordum. O civardaki bütün punk rock ve ska gruplarının kayıtlarını yaparak ciddi miktarda para biriktirdim ve Vietnam gezimi ucuza getirmeyi başardım. Giderken de yanıma komiklik olsun diye saçma bir plastik bebek aldım. Bunu değişik yerlere koyar, fotoğraflarını çeker ve gülerim dedim. Aynı zamanda ilginç ve rahatsız edici olmasını da bekliyordum bu karelerin.

Yolculuğumun sonuna doğru Hanoi'ye varmıştım ve gay'ler için bir flört gölü olduğunu öğrendim. Ve "Hanoi'de bir gay flörtleşme gölü mü? Bunu asla kaçıramam." dedim. (Gülüyor) Göle gittiğimde işte bu çocuk bana yaklaştı ve takılmaya başladık. Ben biraz tedirgindim çünkü dünyanın öbür ucunda böyle bir durumda neler yaptıklarını çok iyi bilmiyordum. Sonunda çocuk "Gay bara gidelim mi?" dedi. Ben de şaşırdım ve "Hanoi'de gay bar mı var?" dedim. O da "Yerini bakıp söyle de beraber gidelim." dedi, ben de "Of bu çocuk hiçbir şey bilmiyorum." dedim.

Sonra bazı karanlık bölgelere gittik, ve sonunda ışığa çıktığımızda fark ettim ki bu evsiz ve fakir bir çocuk. Elbiseleri yırtık, pis ve kötü durumda. O zaman anladım ki bu çocuk seks aramıyor, aslında sadece başını sokacak bir delik arıyor. Ben ise parasızım ve planı beyazlarla seks yaparak para kazanmaksa, bu işin sonu iyiye varmayacak. Sonunda onu otelime götürmemi, becermemi ve ona para ödememi önerdiğinde "Hayır, bu olmayacak." dedim. Ama bana yalvarmayı bırakmadı ve ben de onun çaresiz ve fakir olduğunu iyice fark ettim. Sonra aklıma sorgulanabilir şu fikir geldi: Nasıl bu çocukla sevişmeden ona para ödemenin bir yolunu bulabilirim?

Sonunda ona pek çok fotoğraf çektiğimi ve bu gezimin amacının bu olduğunu söyledim. "Otelime gitsek ve senin bu bebekle fotoğrafını çeksem senin için uygun olur mu?" dedim, o da "Tabi ne olursa olsun." dedi. Umursamıyordu. Basket oynayalım da diyebilirdim. O an "Bu çocuğu sömürüyor muyum? Bu sanat mı?" diye düşündüm. Sonuna ise bu iş karşılığında iyi para kazanacağını, tehlikeli bir şey yapmamış olacağını düşünerek kendimi ikna ettim. Ama bu onu aşağılamak gibi olacak ve bu konuda ne hissedecek? Bazen sadece yanlış şeyi yapmak gerekiyor.

Otele gittiğimizde bütün çekim 5 dakika kadar sürdü ve sonrasında banyoya girmeyi rica etti. Elbiselerini çıkardığında üstü yanık, kesik ve yara izleriyle doluydu. Başından pek çok kötü şeyin geçtiği belliydi. Kötü ve zor bir hayat yaşadığı... Sonra bebeği eline aldı ve seksi bir şekilde poz vermek için kılıktan kılığa girmeye başladı. Sonunda bu pozları bir şeyler için kullanacağımı söylediğimde umursamadı. Gerçekten bu pozları vermek için çok uğraştı, yaptığı işi en iyi şekilde yapmak ve parasını kazanmak istiyordu. "Bu garip adamın beni çekmesine izin vermeliyim, hem de elime garip bir plastik bebek vermesine rağmen..." diyordu muhtemelen. Üstelik bu çocuk muhtemelen 20 yaşındaydı ve defalarca kez dayak yediği belli oluyordu. İzlemesi zor bir sahneydi, ama aynı zamanda komikti de. İşte karşınızda çıplak bir adam elinde oyuncak bir bebek tutuyor.

Biliyor musunuz, çok garipti. Sonunda ona para ödemeye başladım. Üstelik teklif ettiğimden de fazla ödedim. Çünkü kendimi suçlu bir pislik gibi hissettim yaptığımdan dolayı. Ama hemen sonrasında 3 kere daha para istedi benden ve ben vermeye devam ettim. Ona kızamıyorum, elimde de fazla param yoktu ama verebildiğim kadarını ona verdim. Adamın adı Hang'di, hem ironik, hem de korkunç, belki...


Evet, bu hikaye burada sona erirken, Xiu Xiu'nun son albümünü dinler dinlemez bir inceleme yazmanın da sözünü vereyim.

28 Ekim 2016 Cuma

Roma'nın Muhteşem Güzelliği ve Grimes'ın Kelebeği


Bir süredir pek bir şey yazamadım. Hem işlerim biraz yoğundu, hem de 5 günlük bir Roma gezisine çıktım. Bu Roma'ya 2. gidişim oldu, ama sanırım ellinci seferde bile aynı büyülenmişlik hissini taşıyor olacağım. Roma gitmek için geç kaldığım (ilk yolculuğum geçen seneydi), çok popüler olduğu için küçümsediğim ama gördükten sonra da dünyada daha güzel çok fazla yer olamayacağına ikna olduğum bir şehir. Şehir değil bir açık hava müzesi demek de mümkün.

Grimes geçen sene "Art Angels" albümü ile kendisinden beklenen düzeyde iyi bir albüm ortaya çıkarmıştı. Albüm birbirinden güzel ve Grimes-vari şarkılarla dolu olmakla birlikte, albümün sonuna gizlenmiş bir başyapıt barındırıyordu: "Butterfly" Şarkının absürd sözleri kesilmekte olan bir Amazon ormanındaki kelebeğin gözünden olanı biten anlatmak üzerine kuruluydu. Şarkının neredeyse disko ritmi üzerine kurulu çok katmanlı vokal melodisi nedeniyle hüzünlü bir havası vardı. Grimes bir röportajında bu şarkıyı yapmaya çalışırken sürekli bilgisayarının çöktüğünü çünkü arkaya çok fazla "Enya-vari bok" koyduğunu söyleyerek eğlenmişti.

Kanadalı popçu arkadaşı HANA ile beraber Avrupa turnesine çıktıklarında, yanlarında götürdükleri kameraları ve macbook'ları ile bir sürü klip çektiler ve bunları Grimes x HANA - The AC!D Reign Chronicles adıyla 38 dakikalık bir kısa film olarak paylaştılar. Bu filmde Grimes'ın henüz video çekmediği şarkıların ve HANA'nın da 2 şarkısının klibi bulunuyor. Neticede benim bunlardan en sevdiğim "Butterfly"'ın Roma'da geçen klibi oldu. Tam yolculuğumun arefesinde denk geldiğim için beni daha da şenlendirdi.

Forum ve Palatino Tepesi

Roma'ya ikinci kez giden biri olarak benim için turistik modu bırakarak daha içten bir şeyler söylemek istiyorum. Grimes'ın da benimle benzer hislerde olduğunu hissediyorum. Kanada'lı biri için Avrupa'yı gezmek, bizlere oranla daha zor ve fantastik bir eylem. Yurtdışında tanıştığım Amerika'lılar hep Avrupa'nın ne kadar farklı ama onlar için ulaşması zor bir yer olduğundan dem vururlardı. Grimes'ın Roma'nın güzelliği karşısında ne kadar büyülendiğini anlamak için "Butterfly"ın klibini izlemek yeterli. Roma bir yana, dünyanın en etkileyici yeri olabileceğini düşündüğüm Roman Forum'un tepesindeki krallara layık Palatinum'da geziniyor. Palatinum, tarih ile doğanın iç içe geçtiği, birbirinden güzel bahçeleri, antik kalıntıları, roma hamamlarının yıkıntılarının olduğu büyüleyici bir yer. Ben ilk gezimde Forum'u gezdiğimde bütün günümü ayırmıştım ve gezinin sonunda sıcak bir günün sonunda yağan sürpriz yağmur ile Palatino'nun bir köşesinde sığınmak zorunda kalmıştım. Yağmurlu bir forum hayal edebileceğinizden çok daha güzel bir deneyimdi, çünkü hala daha ilk yağmur tanesinin yere düştüğü anı ve etrafı kaplayan toprak kokusunu unutamıyorum. Roma İmparatorlarına yarışır bir güzelliği vardı ve çok şükür ki biz de bundan hala nasiplenebiliyoruz.

Villa Borghese: Profil fotoğrafı çekmek isteyenlerin uğrak noktası

Klipte en çok gezindiği yer ise Roma'nın en büyük ve merkezi parklarından biri olan "Villa Borghese". Villa Borghese, Roma'nın bütün turistik merkezleri arasında en çok gözden kaçan, en hakkı yenen yer olabilir. Elbette Kolezyum görülmesi gereken, nefes kesici bir yapı. Grimes'da bunu inkar etmeyerek klibinde (hala etrafındaki inşaatın da bitmediğinin görüldüğü) bir sahne ayırmış. Ama Borghese'in güzelliği huzuru, yeşili, ufak bir göleti ve gezdikçe yeni yapılara rastladığınız garip düzenlemesi ile alakalı. Muhtemelen Venedik'ten aldıkları maskeleri ve kiraladıklarını tahmin ettiğim değişik kostümleri ile Villa Borghese'in en tatlı köşelerinde değişik dans figürleri sergiliyorlar. Adeta Roma'ya ilan-ı aşk ediyor Grimes. Roma'da yaşasam, yoğun bir iş günü sonrası Villa Borghese'in banklarından birinde uzanarak kitap okuyup şarap içerek günümü sonlandırmak isterdim.

Fontana di Trevi, Pantheon ya da Santa Maria Maggiore birbirinden ilginç gezilmesi gereken yapılar. Vatikan ve müzesi muhtemelen dünyanın görülmesi gereken 3-5 yerinden biri. Bunları inkar etmek mümkün değil. Roma'nın zaten başlı başına insanoğlunun bugün kadarki en büyük başarılarından biri olduğunu düşünüyorum. Böyle bir şehrin hala ayakta ve aynı güzelliği korumaya devam eder halde durması beni çok etkiliyor. Eski İstanbul fotoğraflarına bakınca, nasıl her şeyin mahvolabileceğini görüyor insan. Roma ise binlerce yıldır orada, bütün şaşası ve muhteşem güzelliği ile bizi bekliyor. İnsanoğlu'nun sabit nesnesi gibi güven veren bir yanı var.

Özetle, klip çok güzel, Grimes seviyorsanız kesinlikle izleyin. Sadece Roma'yı seviyorsanız da izleyin. Bir La Grande Bellezza değilse de, aşkınızı perçinliyor. Grimes'ı da zevkli tercihleri içini bir kere daha kutluyor, albümün en sevdiğim şarkısına dünyadaki en sevdiğim şehirlerden birinde klip çektiği için teşekkür ediyorum.

11 Ekim 2016 Salı

Bir Siyah Kadının Kendini Arayışı: Solange - A Seat at the Table


Knowles ailesinin en ünlü 2. üyesi, aslında oldukça uzun bir kariyere sahip. Solange hip-hop ve rnb ile yola çıktığı zamanlar 20'li yaşlarının başındaydı. 2012 yılında "Losing You" ile tekrar ortaya çıktığında ise kısa bir süre de olsa, ablasından daha "cool" olduğuna dair bir yargı pörtlemişti kafamda. Dev Hynes (nam-ı diğer Blood Orange) tarafından prodükte edilmiş olmasının da etkisi ile, yılın en güzel şarkılarından biri ile karşımıza çıkmıştı. Solange "cool"du evet, ama ablasının azminden oldukça uzaktaydı. Hatta ondan "Beyonce'nin küçük kardeşi işte" diye bahsediyorduk kendi aramızda.

Ablasının Lemonade gibi, yılın en iyi albümlerinden biri ile müzik piyasasını sarstığı bir yılda yeni bir albüm çıkarmış olması ise manidar. Beyonce albümünü farklı türde şarkılarla zenginleştirmiş, seven sevmeyen herkesi şaşırtmıştı. Solange ise en az onun kadar şaşırtıcı bir albümle çıkageldi. A Seat at the Table, birbirinden değişik şarkılara sahip ve genç bir müzisyenin eserinden ziyade olgunluk dönemi eseri gibi geliyor kulağa. Dinlemesi zor olmayan bir albüm olmasına rağmen, ablasının albümü gibi kişisel ve politik anlamda farklı katmanlarda ilerliyor.

Albümün en güzel şarkısı olduğunu düşündüğüm "Cranes In The Sky" mesela, bambaşka bir yılda yılın en güzel şarkısı bile olabilirdi. 8 yıl önce yazdığı bir şarkıyı tekrar elden geçirdiğini ifade eden Solange, şarkının içine pek çok duyguyu sığdırmış. "İçerek unutmaya çalıştım, havaya karıştırmak istedim, dans ederek unutmaya çalıştım, saçlarımı değiştirerek unutmaya çalıştım, kaçarak uzaklaşmak istedim, uyumaya çalıştım, seks yaparak atmaya çalıştım..." diyerek sayıyor da sayıyor. Bir siyah kadının itiraflarını dinlediğimizi hissettiren mısraları, samimiyeti ve direkt oluşları ile insanı yapayalnız hissettiriyor. Muhteşem videosunda Solange'ı değişik dev mekanlarda yapayalnız veya siyah kadın arkadaşları ile birlikte görüyoruz. Albümün teması da bu aslında. Lemonade'e benzeyen yanı da bu zaten. Siyah olmak ve siyah kadın olmak üzerine bir albüm bu. En tatlı şarkıda bile bunun ipuçlarını görüyoruz.

Albümün çıkış şarkısı "Don't Touch My Hair" bunu biraz daha derinleştiriyor. FKA Twigs şarkısı gibi kulağa gelen düzenlemeleri ile "saçlarıma dokunma, ruhuma dokunma, tacıma dokunma, gururuma dokunma." diyor. Saçların Beyonce'nin albümündeki "Becky With The Good Hair" repliğinde olduğu gibi bu albümde de özel bir yeri olduğunu görüyoruz. Burada bir siyah olarak değil, bir kadın olarak kendi sınırlarını çiziyor Solange. Kendisine ait olan kimliğe başkalarının -erkeklerin- dokunmasından rahatsız olduğunu açık açık ifade ediyor. Albümün kapağında ise zaten rengarenk tokalarla süslediği saçı ile bize bakıyor. (İlginçtir ki, bu seneki Blood Orange'ın Freetown Sound albümü de benzer bir feminist mesajı ön plana çıkarıyordu.)

Şarkıların arasında ise ufak geçişleri bulunuyor. Bu pek çok interlude genelde bir sonraki şarkıyı hazırlayan ve albümün aslında tematik bir albüm olduğunun altını çizen kısımlar. Gerçekten albümün bir ruhu var ve 2016'ya ait değil. Oldukça zamansız, ama bir zaman deseniz 70'ler diyebileceğimiz bir sounda sahip. "Borderline (An Ode To Self Care)", siyah gençlerin hala ırkçı saldırılarla öldürüldüğü Amerika'ya bir öğüt gibi. 


Sonrasında gelen "Junie" de Andre 3000 ile beraber düet yaptığı oldukça funk bir şarkı. Piyanoları ile dans bile edebileceğiniz şarkı gerçekten insanın diline yapışan bir melodiye sahip. (Andre 3000 bu yıl 4-5 albüme konuk oldu bu arada.) Albümün sonuna doğru kişisel favorim olan "Don't Wish Me Well" mükemmel gitar melodisi ile şahane bir atmosfer kuruyor. Tarif etmesi zor bir deneyim, ama kesinlikle albümün bu noktasında beklediğiniz şarkı değil. Solange, türden türe gezinmese de, bu kocaman albümün her boşluğuna zengin bir melodi veya ritim sıkıştırmayı başarıyor. Her şeyi geride bırakıp, bambaşka bir hayata açılmanın hayalini kurduğu bu şarkı, isminden de anlaşıldığı gibi "iyi dileklerini istemiyorum." diyor.

Bu sene güçlü kadın albümlerine tanık oluyoruz, ama Solange herhalde böyle bir albümle çıkıp gelmesini en az beklediğim kişiydi. Ablasının gölgesinde kalmadığını, hatta belki de onu birkaç adımla geçtiğini hissettiriyor. Sonunda kendini bulmuş ve oldukça zeka kokan bir sürü şarkı ile karşımıza çıkmış. Böyle bakınca benim yaşımdaki bir kadının büyüme öyküsünü görüyorum aslında. Bir pop yıldızı olmayan çalışan bir kadından, sonunda ülkesinin ve insanlarının dertlerini anlatabilen, bunu da oldukça derin bir şekilde yapabilen bir figüre dönüşüyor. 2016 müzik adına ne kadar güzel bir yıl anlatamam ama bir şey dikkatimi çekiyorsa, bu da siyah müziğinin ne derece yükselişte olduğu. Amerika'nın temel problemlerinden biri siyahlara yönelik ırkçılık ise, Amerikan müziğini politikleştirdikçe daha duygu dolu ve samimi hale getiren ise siyahların ta kendisi oluyor.

Kesinlikle bir pop albümü beklemeyin, Solange'ı ablası ile kıyaslamayın. Lemonade mükemmel pop albümü olabilir ama Beyonce'un kendini bulma hikayesi kardeşinden çok daha uzun sürdü. Solange, ablasından daha "cool" gibi olmuştu yıllar önce bir an için, ama bu albümden sonra bu gerçekten benim açıma netleşti. 

Cranes In The Sky'ın nefes kesici videosunu sizinle paylaşarak yazıma bir son veriyorum:


6 Ekim 2016 Perşembe

Beyonce'den "Sorry" ve Becky'nin Gizemi

Hala bilmeyen varsa, Beyonce bu yılın en beklenmedik albümlerinden birine imza attı. "Lemonade" adını verdiği görsel albüm, birbirinden renkli şarkılarla dolu. Jack White, James Blake, The Weeknd, Kendrick Lamar gibi isimlerle iş birliği yaptığı şarkılar ve ucuca ekleyince şahane bir sanat filmine dönüşen klipleriyle gerçekten yılın pop olayı olduğunu düşünüyorum. "Freedom", "Formation" veya "Hold Up" gibi şahane pop şarkılar mevcut olsa, bir şarkı diğerlerinin arasından sıyrılıp benim bu yılki en sevdiğim şarkılardan biri oldu: "Sorry".

"Sorry" single olarak da piyasaya çıkalı oldukça zaman oldu. Siyah beyaz videosu, Serena Williams'ın kaslı poposunu salladığı, bir sürü siyah amerikalı kadının yerel kıyafetlerle dansettiği ve Beyonce'nin bir tahtta oturup şarkısını söylediği görüntülere sahip. Diğer videolar gibi bu da bir kelime ile açılıyor: "Apathy" Şarkı gerçekten de bu kavramın ruh bulmuş hali gibi. Ama öyle bir lirik var ki, şarkının son mısrasını oluşturuyor ve albümün en çok konuşulan, tartışılan mevzusu haline geldi: "He better call Becky with the good hair."



Beyonce ve Jay Z aynı zamanda Angelina Jolie-Brad Pitt'le kıyaslanabilecek düzeyde meşhur ve uzun bir ilişkiye sahip. Hal böyle olunca, Amerika'nın en meşhur 2 starının evliliğinin iç yüzünde yaşananları, Beyonce'nin bakış açısı ile anlatan bir şarkının olay yaratmaması mümkün değildi. "Sorry" daha ilk mısralarındaki "Sorry, I ain't sorry" ile insanı ikileme sokuyor, "Today i regret the night i put that ring on" mısrası ile "Sanırsam boşanıyorlar" düşüncesine neden oluyordu. "I ain't fucking with nobody" ile kendisinin hala sadakatli olduğundan dem vuruyordu. Ama şarkının bundan öte bir yanı olduğunu da düşünüyorum ve sanırım bu Becky'nin kim olduğunda ve videoda gizli.

Öncelikle Becky'nin kim olduğu ile ilgili teorilerle başlayalım. İnternette bolca tartışılan mevzulardan biri "Lemonade" piyasaya çıkar çıkmaz instragram hesabında "Good hair, don't care" diyerek nodramaqueen hashtagini bastıran tasarımcı Rachel Roy'un direk üzerine alınmış olması. Sonrasında Beyonce hayranlarının limonlu saldırına uğrayan Roy'un bu kadar hedef olmasının bir sebebi de Beyonce'tan daha çok sevdiğim kardeşi Solange'ın Jay-Z'ye asansörde saldırması vakasından sonra Rachel Roy'a giriştiğine dair haberlerin piyasaya düşmesi olmuştu. Jay Z'nin Beyonce'yi aldattığı kadının Rachel Roy olduğuna dair dedikodu kazanı kaynıyordu. (Şebnem Ferah'ın "Girdiğin küçük kaygan deliği..." vakasını andıran bir yanı var.) ( Ayrıca Solange'ın ablasını koruma güdüsünü saygı ile karşılıyorum.) (Bu kısım tamamen dedikodu ve gerçek olmayabilir, bunu da hatırlatmalıyım.)

Nitekim Beyonce bu albümde bir aldatılma sonrası, kendini onarım ve yas sürecine yer veriyor. Bunu Demet Akalın veya Hande Yener tarzı, "oh olsun" atmosferine getirmiyor asla. "Sorry" bir anlamda çok net bir şekilde öfkesini kusan bir şarkı ve Jay Z'yi itin götüne sokuyor demek doğru olabilir. Ama "Becky with the good hair" bu kadar basit bir mısra da değil.

Becky son 20 yıldır pek çok rapçi tarafından beyaz kadınlar için kullanılan bir nick haline gelmiş durumda. Bu furyayı başlatan ise Sir Mix A Lot'ın "Baby Got Back" klibindeki siyah kadını parmakla gösteren beyaz kadının isminin Becky olması oldu. Klip poposu güzel diye siyah bir kadını aşağılayan ve fahişeye benzeten sarışın bir stereotip ile açılıyor. Siyah kadın-beyaz kadın arasındaki ayrımın ise altını çiziyordu. Sonrasında pek çok rapçi bu "aptal beyaz kadını" Becky ismi ile anar oldular. (Becky geçen hiphop şarkılarını ve bu esrarı aydınlatan videolardan birini ise şurada bulabilirsiniz.) Beyonce bu ufak ayrıntıyı "güzel saç" ile birleştirerek aldatılan siyah kadının, beyaz kadını eleştirmesinin ötesine geçerek, bunu genelleştirmeyi başarıyor. Siyah kadınların afro saçlarının tarih boyunca "düzleştirilmeye" çalışılması konusunu de ele almış oluyor. Siyah kadının, günümüz batı toplumlarının güzellik normlarına uydurulmaya çalışılması zaten Afro saç stilinin politik bir duruş haline gelmesine neden olmuştu. Beyonce'de kendi kızının saçlarının doğal hali ile kalması konusundaki fikrini dile getirmişti.


Albümün temel konularından birinin, hele de Freedom ve Formation gibi iki şarkıda daha ön planda olmak üzere, "siyah olmanın dayanılmaz ağırlığı" olduğu düşünülünce, Beyonce'nin sadece aldatılmak değil, beyaz bir kadın ile aldatılmak konusunda net düşünceleri olduğu görülüyor. Klipte Serena Williams gibi güçlü bir siyah kadınla birlikte karşımıza çıkması, klipte ona eşlik siyah yerli kıyafetleri ve makyajları olan kadınların dansetmesi ve "Apathy" kelimesi tam olarak da bunlara işaret ediyor. Apati bilmeyenler için, duygusuzluk demektir, yani duygu uyandırması gereken bir olay karşısında herhangi bir şey hissedememeye karışık gelir. Beyonce bu şarkıda tam olarak da bunu yaşadığını iddia ediyor. ("Umrumda değilsin, ben club'a gidiyorum.") Ama şarkının sonuna gizli Becky ile birlikte aslında bombayı da iyice bırakıyor.

Şarkıyı dinlerken Jay-Z ile ilişkilerinin sonuna geldiklerini düşünenler elbette ki yanıldı, Beyonce çok takip ettiğim ya da hayranı olduğum bir isim değil. Ama belli ki ilişkisine devam etme kararı aldı ve bu konuda da onu eleştirmek mümkün değil. Bu albüm başlı başına Jay Z'nin kariyerinde önemli bir yer edinecek ve medyadaki konumunu sarsmayı başaracak gibi görünüyor. Beyonce "I ain't sorry" derken de sanki bunu kastediyor. "Senden intikam alıyorum, ilişkimizin ayrıntılarını bu albüme döküyorum ama üzgün değilim. Çünkü sen bunu hakettin."

Neyse, yazı şimdiden olması gerekenden uzun hale geldi ama yıl sonu listemde kendisine kesinlikle yer edinecek olan bu pop şaheseri şarkı hakkında birkaç satır kaleme almak istiyordum zaten. "Formation"'ın sözlerinde yaptığı mükemmel gönderme oyunlarını bu şarkıda da sürdürüyor ve neredeyse kişisel bir yastan politik bir duruş çıkarmayı başarıyor. Tebrikler Beyonce, kesinlikle başarıya ulaştın. (Ve biliyoruz, aslında üzgünsün.)

Kaynaklar:
http://genius.com/9046449
https://www.youtube.com/watch?v=55bhGy0ongI
http://www.usmagazine.com/celebrity-news/news/who-is-becky-in-beyonces-lemonade-see-all-the-theories-w204397

4 Ekim 2016 Salı

The Avalanches'ın 16 Yıllık Birikimi: Wildflower



The Avalanches'in ismini bilmeseniz bile en azından "Since I Left You" şarkısının meşhur klibine bir yerlerde rastlamışsınız. Hani şu iki madencinin yanlışlıkla bir dans seçmesine giriverdikleri absürd klip. İlk albümleri ile aynı adı taşıyan bu şarkı, o kadar çok ilgi görmüştü ki, albüm kısa sürede müzikseverler arasında kulaktan kulağa yayıldı ve sonrasında klasik mertebesine ulaştı. Tamamı sample'lar ile bestelenmiş şarkılar büyük bir emeğin ürünüydü ve DJ Shadow'un Endtroducing'inden beri böyle başarılı bir benzeri görülmemişti. Frontier Psychiatrist ve Close to you gibi iki klasik aradan geçen 16 yıla rağmen hala arada bir kendimi dinlerken bulduğum şarkılardır. (O zamanlar lisedeydim ve psikiyatrist olmayı hayal ediyordum. Frontier Psychiatrist'in efsane klibi bence tüm zamanların en iyi videolarından birisi.)

Avustralyalı The Avalanches, sonraki yılları sessizlik içerisinde geçirdi. Öyle ki artık kimsenin yeni bir albüm geleceğinden beklentisi kalmamıştı. Ama 2016 değişik bir yıl, pek çok büyük ismin geri dönüş yaptığı bu yılda The Avalanches bir anda yeni bir albüm yayınlamak üzere olduğunu açıkladığında herkes heyecanlandı. Üstelik ilk single Frank Sinatra, beklentilerin oldukça altındaydı ve önceki albümün kalitesinden uzaktı. Ben de bir an için, bu geri dönüşün pek de beklediğim gibi olmayacağına dair şüpheye düşmüştüm. Çok şükür ki bu şüphem yersiz çıktı. (Frank Sinatra kesinlikle güzel bir şarkı bu arada, sadece beklediğim "şey" bu değildi.)

Wildflower, içerdiği 21 şarkı ile dev bir albüm. Hani 16 yıl boyunca pek çok sample ve fikir biriktirmişler ve 2 albümlük malzemeyle karşımıza çıkmışlar. Bu açıdan takdir etmemek mümkün değil, onca zamanın yokluğunu affettirmek istiyor gibiler. Albüm epey inişli çıkışlı bir yolculuk gibi, bu nedenle her şarkıdan bahsetmek oldukça zor. Ama genel olarak sample ağırlıklı şarkılar ile vokal merkezli şarkılar olarak kafamda ikiye ayırmış bulunuyorum. Bazı şarkılar 70'ler popuna selam çakarken, bazıları Frank Sinatra gibi hiphop tadında oluyor. Pop kısmının daha başarılı olduğunu ama albümün ikisinin de altından rahatlıkla kalktığını düşünüyorum.


Albümde toplam kaç sample kullandığı yine belirlenemez düzeyde sanırım. Ama sample'ları biraz geriye çektikleri şarkılar da hiç fena değil. Benim favori şarkılarımdan "If I Was a Folkstar" Queens Of The Stone Age'in şaşırtıcı sample'ı ile Toro y Moi'nin vokalleri birleştiren müthiş bir şarkı. Klasik The Avalanches karmaşasından uzakta tatlı bir pop şarkısı. Arkadaki araba sesleri kayıt sırasında otobanda ilerlerken radyoda dinliyormuşsunuz hissi yaratıyor. Üçüncü single "Subways" ise "Since I Left You"da hiç sırıtmayacak bir düzenleme zaferi. Komik ismiyle "The Wozard of Iz" ise Danny Brown vokalleri ve aşırı yakalayıcı nakaratı ile ortalara doğru araya giren sampleları sayesinde albümde en dikkat çeken hiphop şarkısı bence. "Colours" ve "Livin' Underwater (Is Something Wild)" da sadece The Avalanches tarafından yapılabilecek türde şarkılar. "Harmony" de en mutsuz gününüzü bile neşelendirebilecek melodisi ile albümün en iyi pop şarkılarından biri.

Bu noktada sanırım beni en şaşırtan şey, 21 şarkı boyunca bu kadar çok ve birbirinden farklı fikri bulabilmiş olmaları. Elbette 16 yıl, bu kadar çok şarkının ortaya çıkması için fazlası ile yeterli ama The Avalanches'in bir grup olarak yeteneği, hem inanılmaz bir kulağa sahip olmaları hem de bunları kompozisyon haline getirirken kendilerini tekrar etmemeyi başarabilmeleri. Bu albüm yukarıda adını andıklarım dışında pek çok değişik şarkıya sahip. Beach Boys tarzı sörf pop dinlerken (Live A Lifetime Love), bir anda kendinizi bir soundtrackten fırlamış gibi duran bir ambiyansın içinde bulabilirsiniz (Saturday Night Inside Out). Elbette aralarda filler gibi duran şarkılar da yok değil, ama 21 şarkılık bir albüme bütünlüklü bir konsept olarak bakmak zor. Since I Left You zaten bu açıdan efsanevi bir albümdü. Wildflower ise güzel şarkıları ile akılda kalacak, ama diğeri kadar bütünlüklü hatırlanmayacak bir albüm. Yenisini The Avalanches, bir 15 yıl sonra yapana kadar, elimizdeki en iyi plunderphonics albümü olmaya devam edecek.

2 Ekim 2016 Pazar

Bon Iver ile Yeni Bir Sayfa: 22, A Million



Uzun süredir beklediğim gün geldi, Bon Iver 2011'den beri beklemekte olduğum albümünü yayınladı. Albümün yaklaşmakta olduğu haberi gizemli bir video ile internete düştüğünden beri birkaç ay oldu. Bu süreyi heyecan içinde takip ettim elbette. Öncelikle uzun versiyonlarını şarkı sözleri ile birlikte internete koyduğu 2 şarkıyı ve yeni albümün tamamını çaldığı konseri incelediğim yazıyı kaleme aldım. Sonrasında ise albümün en iyilerinden biri olacağını iddia ettiğim 33 God ile ilgili bir başka yazı yazdım. Sonrasında ise beklemeye koyuldum.

Bon Iver albümün ipuçlarını vermeye başladığı günden beri yerinde duramadı ve bir sürü yan proje ile uğraştı. Bu arada bir basın konferansı verdi. Belli ki tek tek röportaj vermektense, topluca yapıp kurtulmayı daha kolay bulmuştu. Bir yandan bunun oldukça eğlenceli olacağını düşündüğünü de ifade etti. Yakın arkadaşı müzikolog Trever Hagen çok içten ve duygusal bir biyografisini bile kaleme aldı. Bon Iver'in sadece 2 albüm ile günümüzün en ilgi çeken müzisyenlerinden biri olmasının sebeplerini anlamaya çalıştığım bir süreç geçirdim. Justin Vernon (nam-ı diğer Bon Iver'in ta kendisi) açıklamalarında sürekli bir önceki albümün başarısının ona depresyon olarak döndüğünü ve ünlü olmaktan hiç keyif almadığını açıklıyordu. Vernon, hayalinin bir kafe açmak ve orayı işletmek olduğuna dair mütevazi bir takım hayaller anlatıyordu. Fotoğrafının çekilmesine izin vermiyor, medyaya dağıttığı son fotolarda da deforme olmuş, yırtılmış bir takım garip görüntüler mevcuttu. Tabi, bu birçoklarına antipatik gelebilir. Yine bir amerikalı müzisyen ünlü olmanın zorlukları üzerine bir şeyler anlatıyor. (Tek albümle 2 Grammy aldığını hatırlatırım.) Yine birileri çıkıp, "Bakın ben artık sizin tanıdığınızı zannettiğiniz ben değilim." diyor, albümü de resmen bu temel üzerine kuruyordu. Vernon, bu kadar klişe bir rol için fazlası ile iyi bir adam. Çünkü ne olursa olsun naif bir yanı var. Kanye West gibi ağır narsisistik bir adam ile ilişkisini bu derece iyi yürütmesi, James Blake gibi zor bir herifin albümünde kenardan mükemmel sesi ile şarkıyı renklendirmesi ya da Frances and the Lights'ın Friends klibindeki (izlemediyseniz önerilir) zorlama ama tatlı dansı sempatiden başka bir şey uyandırmadı bende. Hani biraz sıkılgan, duygusal ama bir şekilde yerinde duramayan hiperaktif bir çocuk gibi.



Albüme geçmeden önce epey uzun bir giriş yaptığımın farkındayım, ama Bon Iver albümü 2011 yılında piyasaya çıktığından ve beni derinden etkilediğinden beri o kadar güzel bir albüm hala yapılmadı. (Belki Sufjan Stevens'ın Carrie and Lowell istisna olabilir.) 2016 müzik açısından tarihe geçecek bir yıl elbette, Vernon da bu yılı atlamadı ve bütün büyüklerin yanında beni en çok meraklara sevkeden de kendisi oldu. Ve albüm hakkında elbette live versiyonunu dinlemem sebebi ile bir önyargım vardı. Albümün son halini dinlediğimde de bu fikrim çok az değişti.

Albümün açılışını yapan (kusura bakmayın garip sembolleri klavyemin el verdiği hali ile yazacağım) 22 (Over Soon) zaten oldukça iyi bir şarkı olarak dikkatimi çekmişti. Bir önceki albümün Perth gibi bir başyapıt ile açıldığını düşününce, onunla kıyaslamak sadece haksızlık olacak. Ama bu şarkı bence bu albüm için mükemmel bir açılış çünkü albümün sizi çıkaracağı yolculuğun haritası gibi. Vernon, tanrı vergisi sesi ile kalbimizin telini titretirken alışık olmadığımız samplelar, auto-tune ile bozulmuş vokaller, elektronik kırıntılar ve saksofon karşımızda duruyor. "Merak etmeyin, pek yakında bitecek diyor gibi, sadece sizin için kaydettiğim bu 10 şarkıya bir kulak verin."

10deathbreast'in albümün 2. şarkısı olması ile ilgili şöyle bir düşüncem var, lafı uzatmak istemiyor Vernon. Şaşırtmak için hazırlanmamızı beklemek istiyor. Ondan beklemediğimiz şeyi hemen başta bize gösteriyor ve sonrasında geleceklere hazır olmamızı istiyor. Daha önce yorumladığımda albümün genelinde nasıl bir yere düşeceği konusunda emin olmadığımı ifade etmiştim, ama şimdi albümün tamamını dinlediğimde gerçekten doğru bir seçim olduğunu düşünüyorum. Sonrasında gelen 715 - Creeks zaten aynı şaşırtmacayı sürdürmeye devam ediyor. Kanye'nin etkisini en hissedeceğiniz eser bu sanırım, çünkü neredeyse müziğe bile ihtiyaç duymamış. Vocoder ile bozulmuş sesi ile bizi yabancılaştırmak konusunda bir adım daha atıyor ve çok duygusal bir iş çıkarıyor. Şarkının ismindeki Yunan sembolleri ise ilk albüm sonrası tek başına kalabilmek için Yunanistan'a yolculuk yapması ama sonunda daha beter depresyona girip dönmesi sırasında yaşadıklarına bir gönderme elbette. Bu dönemde yaşadığı panik ataklar sonucu bir süre tedavi görmesi gerekti, ama sonuçta tıpkı ilk albümde ıssız bir kulübeye kapanması hikayesinde olduğu gibi bir şekilde malzeme toplamayı başardı.



Albümün en güzel şarkısı olması mümkün 33 "God" hakkında zaten bir yazı yazdım. Ama albümün temel taşı olduğunu düşünmemin sebebi, bu albümün diğerlerinden farklı olarak daha çok inanç ve kendine ulaşmak üzerine bir yolculuk olduğuna dair en bariz şarkı olması. Bir aşk şarkısı elbette, pek çok Bon Iver şarkısı gibi özünde. Ama kaçırılmaması gereken ayrıntı bir önceki albümün yaşam-ölüm-mekan üzerinden gezinen atmosferini, burada dini semboller, simgeler ve arayışa bırakmış olması. Vernon'ın din bilimleri okuduğunu biliyorsanız eğer, albümdeki yoğun budizm ve incil göndermeleri size daha mantıklı gelecektir.

29 #Strafford APTS Bon Iver hayranlarının en sevdiği şarkı olacak gibi, çünkü eski albümlere koysanız bile sırıtmayacak türde bir akustik harikası. Vernon'ın neredeyse Country tadına ulaştığı şarkı gerçekten gitarın gıcırtısını duymayı özleyenler için önümüzdeki birkaç yıl içerisinde klasik sayılacak gibi görünüyor. Hatta zorlarsanız ilk albüme bile sokabilirsiniz ki bu ilk albümü seven ama sonra "Bon Iver bozdu abi ya" edebiyatı yapan arkadaşlar için ilaç görevi görecektir. 666 t ise sizi özlediğiniz Vernon falsettoları ile buluşturacak, yavaş ve tatlı bir şarkı. Yine deneysel sulardan biraz uzaklaştığını düşünüyorum. Burası albümün ortasında sığınabileceğiniz bir ada gibi daha çok. Şarkının adının ima ettiği satanik imaları çok aradıysam da, aksine daha çok dua, huzur ve ders almak gibi kavramları bulabildim. Zaten çok minimalistik tatlı bir şarkı bu.

21 Moon Water, transa sokan Bon Iver şarkıları arasında girecek. Autotune ile bozulmuş vokali, yer yer ürkütücü olabilen atmosferi ile benim en sevdiğim şarkılardan biri oldu. Okült bir imgeye yer veriyor olmasının yanında, şarkının sözlerinin tam olarak ne ifade ettiği konusunda kafam karışık. Ama Bon Iver'in Kid A'i ya da Age of Adz'i benzetmelerini duyacaksanız, sebeplerinden biri bu şarkı olacak. Ben buram buram Bon Iver koktuğunu düşünüyorum. Zira tıpkı önceki albüm gibi, albümün sonunda doğru bambaşka ruhani bir atmosfer iyice ortaya çıkıyor. 8 (circle) aynı atmosferi bozmadan, aynı şarkının devamı gibi girerek sizi içine soktuğu ruhani atmosferi yükseltiyor. Sona doğru şarkı epey yükseliyor ve saksofonlar hafif kakafonik bir hal alıyor ama asla tam olarak kaybolmanıza izin vermiyor. En sevdiğim şarkılarından biri olan Beth/Rest'i anımsatması ile birlikte albümün en bahsedilen şarkılarından biri olacak gibi görünüyor.



___45____, albümün sonuna yaklaşırken Vernon'ın numaralarının bitmediğini gösteriyor. Saksofon ile düet yaptığı orijinal bir fikir ile ortaya çıkıyor ve bu yetmiyormuş gibi vocoderı neredeyse abartarak kendisini parçalara bölüyor. 4-5 kişi beraber söylüyormuş hissi veren bu karmaşık şarkı, James Blake'in son albümüne koysanız asla sırıtmaz. Albümün sonunda ise 00000 Million, Beth/Rest'in anımsatan bir başka şarkı. Vernon en gurur duyduğu şarkısının Beth/Rest olduğunu söyler. Neredeyse kitsch bir 90'lar atmosferine sahip bu şarkı, bir önceki albümün finalini yapıyordu. Çok melankolik, çok nostaljik bir şarkı bu da. Albümün son yarısında ortaya çıkan o yoğun hissi oldukça zirveye çıkarıyor ve burada da noktayı koyuyor. Birkaç ay sonra favori şarkım olmaması için hiçbir sebep göremiyorum çünkü her dinleyişte daha da yürek burkan vokal melodileri dikkatimi çekiyor.

Albüm hakkında söylenmesi gereken temel şey şu: ne kadar ilk dinleyişte garipseyecek olsanız da, tekrar tekrar şans vermekten çekinmeyin. Şarkılar zihninize yerleştikçe bir yapbozun parçaları gibi sizi daha da etkileyecek. Albüm çıkalı bir gün oldu ve ben her dinleyişte kendimi biraz daha kaptırmış buluyorum. Justin Vernon rahatlıkla başarısızlıkla sonuçlanabilecek bu denemenin altından alnının akı ile kalkmış ve ruh dolu bir albüm yaratmayı başarmış. Bir önceki albümün yükü altında ezilmesine gerek bile kalmamış bu sayede. Kendi başına bambaşka bir albüm olarak karşımızda duruyor. Vernon, ne kadar kaçmak ve kendini görünmez hale getirmek konusunda çaba sarfetse de, bilinçdışında bir kısım tam tersini yapıyor sanki.

Justin Vernon depresyonunun tedavisini müzikte buluyorsa, bize de onu takip etme ve yeteneğine kulak verme şansı tanıyor. Yüceltmenin böylesine her zaman kapım açık ve bu albümün beklentilerimi karşılamasının sevinci şu an bana yetiyor.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Nick Cave & Bad Seeds - Skeleton Tree (2016)



Nick Cave'in sevenlerinin kalbinde özel bir yeri vardır her zaman. Gelmiş geçmiş en karizmatik singer/songwriter olması bir yana, müzik ile hikaye anlatımı konusunda kimsede olmayan bir yeteneğe sahip olduğunu düşünürüm. Bu yeteneği zamanla edebiyata ve sinemaya da geçti zaten. Nick Cave yaşlandıkça ışığını kaybedenlerden değildir üstelik, 2001 tarihli "No More Shall We Part" benim şahsi favorim olmakla birlikte, sonrasında yaptığı albümlerin de gerçekten iyi olduğunu söylemek mümkün. "Abattoir Blues/The Lyre Of Orpheus" mesela, gerçekten çok iyi bir albümdü. Üstelik bunlar ciddi olgunluk dönemi eserleriydi. "From Her to Eternity" veya "Murder Ballads"ın çok uzağında, bambaşka bir insanın elinden çıktığını hissettiren albümlerdi. Ama temalar genelde sabitti, ve bunlardan en belirgin olanı da her zaman "ölüm"dü.

"Skeleton Tree" ile ilgili okuyacağınız tüm yazılar, üzücü bir olaya işaret edecektir. Sanırım albümü bu üzücü olayın karanlığından uzakta değerlendirmek mümkün olmayacak. Albümün kayıtları sırasında Nick Cave'in oğlu bir tepeden düşerek hayatını kaybetti. Albümün kayıtları yarıda bırakıldı ve bu ani ölümün karmaşık yası işin içine girdi ister istemez. Tabi şarkıların bu olayın öncesinde yazıldığını, ama kaydın bu olaydan sonra yapıldığını düşününce, en azından atmosferde, düzenlemelerde ve Cave'in sesinde etkilerini hissetmek mümkün. Dahası bence şarkıların sözlerinde de ufak oynamalar olabilir. "One More Time With Feelings" belgeselini izleyince bu soruların cevabını daha iyi öğrenebileceğiz. Ama şimdiden aldığım duyumlar, gerçekten sözlerde bir takım doğaçlamalar yaptığı yönünde.

Albüm inanılmaz bir açılışa sahip. "Jesus Alone" tekinsiz ve zorlu bir giriş yapıyor albüme. "You fell from the sky, crash landed in a field" diyerek başlıyor. İster istemez, burada oğlundan bahsettiğini düşünmeden edemiyorum. Şarkının yoğun synthler içindeki klostrofobik tonu etkileyici. Hemen arkasından gelen "Rings of Saturn" açılış şarkısından tamamen bambaşka bir tona geçiş yapıyor. Cave'den beklemediğim değişik bir vokal performansı var ve şarkının neredeyse neşeli bir tonu olduğunu düşünüyorum. Müzikal anlamda albümün en güzel düzenlemeleri bu şarkıda saklanıyor.

Ardından gelen "Girl In Amber" albümün en hüzünlü eserlerinden biri, ve yine ani bir ton değişikliği yaşıyor. Cave gerçekten ağlayarak söylüyor adeta, eşi için bestelediğini düşündüğüm bu şarkıyı. Yaşanan acının eşi açısından nasıl zorlu bir süreç olduğuna dair detayların varlığı ile birlikte. "If you want to leave, don't breath" diyor adeta öğüt verircesine. "Magneto", filme adını veren "One More Time With Feeling" sözünü içeriyor. Daha çok eski eroin kullanımından bahsettiği yavaş ve karanlık bir şarkı.

Albümün 2. yarısı, ilk yarının yarattığı beklentinin üstünün çıkıyor. Hatta diyeceğim o ki, ilk yarı güzel bir Cave albümü iken, ikinci yarı albümü en iyilerden biri haline getiriyor. "Antrocene" değişik bir davul melodisi ve synth'lerle aksak bir şekilde başlıyor. Piyanolar ile birlikte Cave, Mallick'in "Tree Of Life" filmini anımsatan bir felsefi hava yakalamayı başarıyor. Hatta bana Scott Walker'ın son dönem albümlerinden fırlamış kadar esrarengiz geldi. Sonrasında ise albümün merkez şarkısı geliyor. "I Need You" gerçekten tüyleri diken diken eden bir başyapıt diyebilirim. Lafı dolandırmayacağım, şarkının oğlunun ölümünün ardından kaydettiğini biliyorum. Bu bakış açısı ile bu şarkıyı dinleyen kimsenin gözlerinin yaşarmaması imkansız. "One More Time With Feelings"'te "You're still in me - Hala içimdesin" repliği ile ilgili şunu söylüyormuş Cave: "Arkadaşlarım oğlumun ölümü sonrasında onun hep kalplerinde yaşamaya devam edeceğini söylediler, ben de onun hala kalbimde olduğunu ama yaşamaya devam etmediğini söyledim." Cave dünyanın en güzel sesli vokalisti değil, ama bu şarkıda güzel söylemesine bile gerek yok. Bu kadar duygu ile söylenmiş bir şarkıyı, Sufjan Stevens'ın annesinin ardından yazdığı "Carrie and Lowell"den beri duymamıştım.

Albümün yükseliği burada bitmiyor, sonrasında gelen "Distant Sky" albümün ilk yarısındaki karanlıktan biraz daha uzaklaşıyor ve duygusal kıyılara iyice yanaşıyor. Soprano Else Torp'un Cave'e eşlik ettiği bu şarkı gerçekten Cave'den beklediğim kadar kırılgan bir ruh haline bürünüyor. Torp'un söylediği kısımlar o kadar duygusal ve bariz şekilde oğlu ile ilgili ki Cave'in bunları söylemeye dayanamamış olduğunu hissettiriyor. "Murder Ballads" dışında Cave dışında başka birinin şarkı söylediği görülmemişti Bad Seeds albümlerinde. Şok üstüne şok yaşıyorum şarkının güzelliği ve Else Torp'un başarısı karşısında.

Kapanış şarkısı "Skeleton Tree" mükemmel 3 final şarkısının sonuncusu oluyor. Orijinalinin çok daha sert olduğu söylenen bu şarkı, Slowdive şarkılarından fırlayan bir gitar ve piyano melodisi ile başlıyor. Bütün bu felaketin sonucunda huzura bulmaya dair bir arayış bu aslında. Hiç bitmeyecek bir acıya alışmakla ilgili duygularını ifade ediyor. "It's Alright Now" diyerek bitiriyor albümü. İlk defa ölüm Cave için ilginç bir hikaye değil de yüzleşilmesi gereken çok ağır bir yük. Ve bir şekilde bununla başa çıkmaya çalışıyor. Son 3 şarkıyı gözlerim yaşarmadan dinlememin yolu yok.

Sufjan Stevens örneğinde olduğu gibi, yetenekli müzisyenlerin ciddi kayıplar sonrası yaptıkları albümler insanın boğazını düğümleyen cinsten oluyor. Cave müzik adına bu kadar iyi bir yılda, en iyi albümlerden birine imza attı. Üstelik bunu, özgünlüğünü kaybetmeden ve kendi sınırlarının daha da ötesine geçerek başardı. Kariyerinin en özel albümlerden biri olduğunu ve sadece hayranlarının değil, müzik seven herkesin bir şans vermesi gerektiğini düşünüyorum.

22 Eylül 2016 Perşembe

Radiohead'den Paul Thomas Anderson İmzalı "Present Tense"

"A Moon Shaped Pool" kimilerine göre yılın en iyi albümü, kimilerine göre ise biraz "hype". Ama sanırım kimse iyi bir albüm olmadığını iddia edemez. Radiohead'in tekrar formuna döndüğü ve şahane bir albüm yaptığını düşünüyorum şahsen. İlk dinleyişte insanı yaralayan hoş bir melodiye sahip "Present Tense" ise albümün en güzel şarkılardan biri. "Burn The Witch" ve "Daydreaming" ile birlikte 3. single olarak gelmesine kaçınılmaz gözle bakıyordum. Nitekim bir önceki video gibi, Paul Thomas Anderson yönetmenliğinde bir live video geldi. Bu oldukça şaşırtıcı, neden mi?

Şarkının PT Anderson tarafından çekilmiş bir mini videosu zaten mevcuttu. (Vignetteler tüm şarkılar için hazırlandı zaten.) Thom Yorke ve Jonny Greenwood (ki kendisi PTA filmlerinin soundtracklerine el atmayı ihmal etmez) bu videoda, videoya da adını koymayı ihmal etmediklerim drum machine CR78 ile beraber çalıyorlar. (Oldukça komik ve zekice olmuş.) Klipte sabit açılar kullanılmış ve neredeyse PTA tarafından kameraya alındığını tahmin etmek mümkün değil. Bunun yanında, Radiohead live videolarını (Scotch Mist'i saymazsak) bu şekilde piyasaya sürmez. Ama söz konusu "Present Tense" olunca sanırım şarkının live halinin çok daha etkileyici olduğunun farkındalar. Zira Thom ve Jonny, neredeyse albümdekinden daha iyi bir performans ortaya çıkarıyorlar. Thom'un vokalindeki incelikler, şarkıyı söylerken yüzünün aldığı ifade bile çok çok etkileyici oluyor. 

Klibin sonunda Jonny, Thom'a gülümseyen, mütevazi bir bakış atıyor. Sanırım o bakış, aradan onca yıl geçtikten ve bu iki insan artık yaşlandıktan sonra bile Radiohead'in birbiri ile bu kadar uyumlu bir grup olmaya devam edebildiğinin özeti gibi.

Videoyu izlemek ve kendinizden geçmek için buyrun:

2 Eylül 2016 Cuma

James Blake - The Colour In Anything



James Blake’in “Limit To Your Love” cover’ını dinlediğim gün, bu adamın yapacağı her işi takip edeceğimi düşünmüştüm. Gerçekten o dönemler kafamdan geçen müziğin çok klasik bir örneğiydi. Bir cover olmasına rağmen orijinalini aratmıyor, hatta ortaya bambaşka bir şarkı çıkarıyordu. James Blake tüm şarkılarını kendi yazıyor, çalıyor, söylüyor olsa da, bunların hiçbirini mükemmel yapmıyor aslında. Onu benzerlerinden özel yapan şey, elektronik müziği bir yandan inanılmaz sade, ruh dolu şekilde icra ediyor olması. Kendine özgü bir atmosfer yaratabiliyor ve gerçekten kendinizi onunla aynı odada oturuyormuşsunuz hissine büründürüyor.

Daha önceki 2 albümü “James Blake” ve “Overgrown” birbirinden ilginç şarkılar barındırıyordu. Ama bu iki albümü birbirine oldukça yakın, hatta birbirinin devamı gibi görüyorum. “Overgrown”u dinlediğimde aynı güzel müziğin değişik çeşitlemeleri olarak düşünmüştüm. One Love’da 2 sene önce canlı dinlemek ise oldukça etkileyici bir tecrübeydi. Bu sene benim çok sevdiğim ve blogumda da bahsettiğim iki isimle çalıştığını öğrenince heyecanlandım. Bunlardan biri taze albüm çıkarmış olan Frank Ocean. (Albümleri Endless ve Blonde’un eleştirilerini okuyabilirsiniz.) Diğer ise albümün ilk single’ı “I Need A Forest Fire”ı beraber besteleyip söylediği, yakında albümüne kavuşacağımız Bon Iver. (Albümü 22, A Million’ın ön incelemesini ve yeni şarkı 33 GOD’ı okuyabilirsiniz.) Blake normalde kendi müziğine dışarıdan gelecek etkilere karşı hassastır. İlk iki albümde beraber çalıştığı kişi sayısı o kadar az ki, tam bir singer/songwriter hassasiyeti ile bu izolasyonu korumaya çalıştığını düşünmüştüm.

Blake, kendini tekrar etmemeye yemin etmiş belli ki. Çünkü bu albüm ile beklentilerimin dışında bir iş ortaya çıkarmış. Ve ben bundan oldukça memnun kaldım. Öncelikle şarkılar değişmiş, şarkı yazımı derinleşmiş ve eski acı tatlı elektronik minimalizmi terketmiş. Epey karmaşık ve değişik denemeler yapıyor. Her birinde başarılı olabiliyor mu, orası sorgulanır belki. Ama bu sefer “I Hope My Life (1-800 Mix)” gibi kitsch bir sample ile ilerleyen ya da “Always” gibi zorlayıcı düzenlemeleri olan şarkılara yer vermiş. Albümün en güzel anları bunlar olmasa da, kesinlikle en şaşırtıcıları bunlar. Albümün bitiş şarkısı “Meet You In Maze” bu açıdan altı çizilmesi gereken bir şarkı çünkü albümün en iyilerinden biri olması bir yana, acapella bir deneme olarak çok çok iyi.


Daha alışıldık sularda yüzdüğü zamanlarda ise yine dinlemekten keyif alacağınız işler çıkarıyor. Albümün çıkış şarkısı gibi görünen, açılış şarkısı “Radio Silence” eski albümlerde de kendine rahatlıkla yer bulabilecek bir klasik. Hatta bu albümde Blake’in vokal performansını biraz geliştirdiğini de düşünüyorum. Albümün en rahat dinlenecek şarkısı olabilir. “Points” ise daha çok soul/rnb tadına yaklaştığı bir şarkı ve ben düzenlemelerini çok beğendim. Başta minimal bir synth melodisi ve Blake’in sesi ile başbaşasınız, sonra vokali alıp kesip yapıştırmaya başlıyor. Şarkı yavaşça kontrolden çıkıyor, ama asla dinginliğini kaybetmiyor. “Love In Whatever Way” piyano başında söylenmiş yoğun ve duygusal bir ballad. Ballad demişken, sanırım tüm şarkılar bir anlamda öyle. Blake bitmek bilmeyen bir aşk acısı ile yazmış tüm şarkıları. Şarkı sözleri çok orijinal kelimeler içerse de, çoğu zaman aşk temasından asla uzaklaşmıyor, o açıdan beklentilerinizi aklınıza gelebilecek her anlamda aşk acısı dinleyecek şekilde ayarlayın.
Albümde 17 şarkı var ve 70 dakika civarı sürüyor. Bu süre oldukça hızlı geçiyor, o açıdan gözümün korktuğu gibi olmadı. Şarkılar çok nadiren birbirini tekrar ediyor. Aksine her şarkı ile farklı bir şeyler deniyor olması albümü ilgi ile dinlemenizi sağlıyor. Her şarkıdan tek tek bahsetmek çok zor olacak olsa da birkaç şarkının daha altını çizmek isterim. “Put That Away and Talk To Me” tam bir Björk-vari şaheser, bolca vocoder içeriyor olması herkes çekmeyebilir. “My Willing Heart” ise tatlı ve romantik melodisi ile kalbimi sızlattı açıkçası, albümün orta bölümünün en sevdiğim şarkısı olabilir. Üstelik hafif bir orkestrasyon bile içeriyor. Albümün hit şarkılarından biri sayılabilecek “Modern Soul” yine Blake’in kendi güvenli sularında yüzdüğü türde bir şarkı, yine de sonuna doğru gelen şahane kopmayı kulaklıklarla dinlerseniz tüylerinizi diken diken edecektir. Albüme adını veren “The Colour In Anything” ise sanatçının muhtemelen ilerleyeceği yol açısından bir ipucu. Bir laptopa ihtiyacım yok, ben zaten müziğimi icra edebiliyorum diye bağırıyor.

Bitirmeden elbette “I Need a Forest Fire”dan bahsetmemek olmaz. Albümün en iyi şarkılarından biri, belki de en radyo dostu olanı. Üstelik peygamber kıvamına gelmiş olan Bon Iver’ın ciddi bir vokal performansı mevcut. Ben şarkının klasik olmanın ucundan döndüğünü düşünüyorum. Bon Iver, Blake’ten iyi bir vokalist, ama şarkıyı “huu” diye bağırarak açıyor ve bunu şarkı boyunca yapmaya devam ediyor. Şarkının kendini tekrar eden bir yanı da var sanırım. Müzik videosu ise bence mükemmel bir fikir etrafında dönüyor. (İzleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

Bu albüm, diğerleri gibi çok ön plana çıkan klasikler barındırmıyor, ama albümde atlayacağım şarkı neredeyse yok. 17 şarkılık dev bir albüm için bu büyük bir başarı. James Blake’in şimdilik en iyi, en olmuş albümü gibi duruyor. Gerçekten bu işi ne kadar sevdiğini ve ne kadar yüreğini ortaya koyduğunu görmek sevindirici. 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Bon Iver'den Yeni Şarkı "33 GOD"


Bon Iver, 30 Eylül'de piyasaya çıkması beklenen albümü için heyecanlandırmaya devam ediyor. Daha önce 2 şarkının uzun versiyonunu yayınlamıştı. BURADA da bu şarkılar ile birlikte, tüm albümü canlı çaldığı konser kaydını dinleyip bir ön inceleme yazmıştım. O yazıda da "33 GOD"ın favorilerimden biri olacağını düşündüğümü söylemiştim. "22 Over Soon"ilk ortaya çıkan şarkı olarak oldukça beğenimi kazanmıştı. Önceki albümün hafif yumuşak tadını biraz elektronik ile birleştirmiş olması gayet iyiyken, sonrasında çıkan "10 Deathbreasts" oldukça kafa karıştırıcıydı. Bir şarkı olarak oldukça ilginç olmasına rağmen, bir Bon Iver albümünde nereye düşeceği konusunda pek emin olamamıştım. Korkum Bon Iver'ın sesinin vocoder ve aşırı düzenleme ile kaybolup gitmesiydi sanırım. Kanye West ile aşırı takılmasının sonucu mu bilemiyorum, malum Frank Ocean bile vocoder'ın dozunu arttırdı SON ALBÜMÜNDE. Ben hiçbir zaman bunun düşmanı olmadım ama Bon Iver biraz yalın, pastoral bir atmosfer yaratmasıyla kalbimi çalıyor.

Bu albümle ilgili bir durum da, albümün kapağından, kliplerdeki imgeleme kadar her şeyin bir takım dini -muhtemelen budistik- altmetinler içerdiği yönünde. "33 GOD" ise tam olarak bununla ilgili. Tatlı bir piyano melodisi ile başlayıp arkaya giren sample ile ve vocoder ile bozulmuş gerivokaller eşliğinde tuhaf bir tanrıyı bulma (veya ondan ayrılma) hikayesi anlatıyor gibi. Şarkının muazzam videosu şöyle ayrıntılar içeriyor: Öncelikle İncil'den bir alıntı gibi başlıyor, arkada ise garip bir yıldırım fırtınası görüyoruz. Görsel olarak oldukça değişik olan video, gerçekte olmayan yıldırım efektleriyle destekleniyor. Hristiyan değil Hindu tadı veren yanı ise, albümün kapağından bu single'ın amblemine kadar her şeyin bu yönde işaret ediyor olması. Ayrıca 33 tanrı, 33 Hindu tanrısına gönderme olarak bu şarkıyı isimlendiriyor. Ayrıca videoda bir halka içine asılmış pek çok figür görüyoruz. Bunları ilk bakışta kurban edilmiş insanlar olarak düşünmüş olsam da sonradan hindu tanrılarını simgelediğini düşündüm. Ayrıca sürekli karşımıza çıkan garip bir gökkuşağı var. Sanki fırtınanın bitmesini arzulayan renkli bir taraf. Bu motifin de budist görsellerde sık sık kullanıldığını görüyorum. Albümün biraz komik bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Iver, önceki albümdeki kadar ciddi değil artık. Özellikle elektronize çocuk korosu girince altyazı olarak beliren "bird shit"i başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Finalde iyice bozulmuş ve korkutucu hale getirilmiş vocoder sesi ile konuşuyor Iver. Bir aşk şarkısı ile aslında dinsel bir metin yaratmaya çalışıyor. Ve finali de tanrının korkunç ve metalik sesi ile bitiriyor sanki. Gerçekten şarkının kaç tane anlamı olduğunu bilemiyorum, ama farklı okumalara açık görünüyor. Bon Iver budist mi oldu, yoksa bu geçen yıllarda bambaşka bir tanrı mı buldu bilmiyorum. Ama şarkısını ve muhtemelen albümünü bu felsefe ile gözden geçirdiğini düşünüyorum artık. Ayrıca belli ki aşırı bir numeroloji ve semboloji takıntısı da belirmiş durumda.

Daha 1 ay var, bakalım nasıl dayanacağım.

33 Tanrı

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Frank Ocean'dan Blonde: Tanımlaması Zor Bir Deneyim



Radiohead, A Moon Shaped Pool'u piyasaya sürmeden önce mükemmel bir taktik ile kendini önce yok etmeyi başarmıştı. Esrarengiz hareketler hayranları yeni albümün geldiği konusunda heyecanlandırmıştı. Ocean ise bunun ötesine gitti sanırım. Ocean sadece 2 albüme sahip bir müzisyen ve buna rağmen büyük bir hayran kitlesi mevcut. Kendisi pek çok açıdan devrimsel kabul edilebilecek şeyler yaptı. Pyramids gibi uzun ve metaforik bir şaheser yarattı mesela. Tek bir rnb klişesini bulamayacağınız işler yaptı. Hayranı olduğu müzisyenleri şarkılarında çok ufak rollerde bulundurdu. Thinking About You ile 2010lu yılların en iyi şarkılardan birine imza attı. Albümü boyunca türden türe gezindi, elektronik gitar sololarından, hiphop parçalarına kadar dinlemekten keyif aldığı her şeyi bir şekilde yerleştirdi şarkılarına. Bu açıdan Channel Orange oldukça eklektik bir albümdü. Albümden hemen sonra ise eşcinsel olduğunu çok duygusal ve değişik bir mektup ile açıkladı ve Amerika'daki siyah müzik topluluğundaki homofobinin bunu ne kadar zorlaştırdığından dem vurdu. Göz yaşları döktü. Ortadan kayboldu. Kişiliği ile değil, müziği ile ön planda olmak istedi. Hayalet oldu, arada ufak projelerde göründü ve tekrar kayboldu. Biz ise ne yapıp ettiğini merak eder olduk. Sonuçta Ocean, ne yaptığını bilen birkaç genç müzisyen dehadan biriydi.

Ocean'ın albümü 1 yıl önce çıkmalıydı, en azından herkes böyle biliyordu. Adı "Boys Don't Cry" olmalıydı, ama olmadı. Saçlarını yeşil-sarıya boyattığı, üstünün çıplak olduğu ve yüzünü kapadığı bir albüm kapağı ile "Blonde" adıyla piyasaya sürdü. Ama albümünü çıkarmadan 2 gün önce burada da incelediğim Endless isimli lo-fi video albümünü yayınladı. Boys Don't Cry adında bir dergi çıkardı ve sınırlı sayıda dağıttı. İçini pek çok müzisyenin eserleriyle ve kendi şiirleriyle doldurdu. (Şimdiden internette absürd fiyatlara satılır oldu.) Sonra Nikes klibini koydu sitesine. Klip neredeyse şarkıdan güzeldi. Adım adım heyecan katsayısını arttırdı. Albüm yayınlanacak denilen her tarihte yayınlanmadı ve sonra pat diye itunes'ta belirdi.

Albüme paramı verirken hiç gocunmadım. Ocean, parama ihtiyaç duyduğundan değil ama ben emeğine değer verdiğim için. Bir yandan pişman olmayacağıma dair bir inanca da sahiptim. Albümü ise neredeyse 5-6 kere dinledim. İlk 2-3 dinlemede herhangi bir şey oluşmadı kafamda. Sadece garip nota kırıntıları, değişik anlar ve duygular vardı. Sonra gün içinde bir şeyler mırıldanmaya başladığımı fark ettim. Hangi şarkı olduğunu bilmiyordum, ama albüm çok yakalayıcı olmamasına rağmen dilime dolanmaya başlamıştı. Sonra tekrar oturdum ve tek tek dinledim. Dikkatimi verdim, zihnimi Ocean'ın tanımlanamayan garip albümüne bıraktım. Ve bir şeyler netleşmeye başladı.

Öncelikle söylenmesi gereken şey ile başlayayım: Ocean çok olgunlaşmış. Bir Pyramids ya da Thinking About You bekleyenleri üzecek olan şey de bu sanırım. Ocean olgunlaşmış ve minimalizm yavaşça onu ele geçirmiş. Ufak anlara, notalara ve ritimlere dalıp gitmiş. Albümün en hareketli şarkılarından Nikes mesela, dinledikçe büyüyen bir eser. Klibi gibi, Ocean'ın zihninden fırlayıp çıkan karelerden ibaret. Albümün en kompleks şarkılardan biri olmasına rağmen kendine Channel Orange'da kesinlikle yer bulamazdı. Hemen ardından gelen Ivy albümün en güzel pop şarkılarından biri. Johnny Greenwood'un albüme katkıda bulunduğunu biliyorduk, ama bu güzel gitar tınılarını arka plana koyan o ise şaşırmayacağım. Geçmişi düşünen ve hatalarını gözden geçiren bu şarkı albümün en güzel şarkılardan biri kesinlikle. Ama bu da Nikes gibi ilk dinleyişte çarpan türden değil, yavaşça büyüyen türden.


Pink + White muhtemelen en dinleyici dostu rnb şarkısı. Öyle ki şarkının back vokallerinde Beyonce'un adı geçiyor ama fark etmek pek kolay değil. Ocean gerçekten albümüne katkıda bulunan kimseleri göze sokmayı sevmiyor. Şarkının yapımcıları ise Tyler, the Creator ve Pharell Williams. Şarkı ise yine geçmişle ilgili anıların gözden geçirilmesi gibi geliyor. Özellikle kokain kullandığı döneme göndermeler içeriyor. Hemen sonrasında ise Be Yourself isimli interlude geliyor, bunlardan albümün belirli yerlerinde var. Ocean ilginç bir şey yapıp, annesinin telesekretere bıraktığı mesajı alıp hafif bir synth eşliğinde albüme koyuyor. Hemen sonrasında albümün muhtemel single'larından biri olan bir yalnızlık masalı Solo başlıyor. İnanılmaz yavaş bir ritm eşliğinde ilerleyen şarkı, Ocean tekrar kulak dostu olmak için çaba göstermediğinin özeti gibi. Arkada çalan bir kilise orgu mu bilemiyorum, ama gerçekten Ocean bu şarkıda asıl müzik aletinin kendi vokali olmasını istemiş gibi görünüyor.

Kendrick Lamar'la icra ettikleri Skyline To benim favorilerimden biri oldu. Kuş sesleri dışında bir melodi yok şarkının başında. Yine Ocean'ın karmakarışık sözleri karşılıyor bizi, binbir türlü şeyler alakalı fikirlerini gözden geçiriyor. Albümün bir "hayatını gözden geçirme" albümü olduğuna iyice ikna olmaya başlıyorsunuz. Sonra ilginç bir şey oluyor, albümün ortasında melodi yükseliyor ve neredeyse müzikal testereyi andıran bir solo giriyor ortada. Albümün daha başında şimdiden ne diyeceğimi bilemiyorum.

Self Control albümün hitlerinden biri sayılabilir. Autotune ile bozulmuş bir vokal melodisi ile başlıyor. Sonra da tatlı bir akustik gitar melodisi eşliğinde söylemeye başlıyor Ocean. Yine gösteriş yok, karmaşık düzenlemeler yok. Sıcacık bir şarkı bu. "I'll be the boyfriend in your wet dreams tonight" diyor. Şarkının arzu duyduğu kimseyle seks yapmak üzerine olduğu ortada. Ama belirgin bir reddedilme de var. Şarkının sonuna doğru kontrolünü kaybettiğini haykırıyor, biraz üzüntü ile, biraz kendini kaybederek.

Albümün belki en güzel iki şarkısından biri ortalarında karşımıza çıkıyor. Nights garip bir şekilde insanın diline yapışıyor. Harika bir elektro gitar melodisine sahip bu şarkı da ilk yarısında daha hızlı bir hiphop şarkısı gibi ilerlerken, sonradan yumuşayarak farklı bir şarkıya dönüşüyor. Bu şarkı belki de Pyramids'in tahtına göz dikebilir bambaşka bir deneyim olarak. Aynı şarkının iki farklı chapterı olduğu pek görülmüş bir şey değil. Ama söz konusu Ocean olunca, bu "geceler" şarkısı, aynı gecenin iki farklı versiyonu gibi olabiliyor. Adeta ayın karanlık ve aydınlık yüzleri gibi bu şarkı. Tam olarak Frank Ocean hissinin özeti bu şarkı olabilir.

Sonrasında gelem Solo (reprise)'dan da bahsetmemek olmaz çünkü albüm çıktığında herkes Outkast'ten Andro 3000'ın neredeyse epileptik düzeyde mükemmel söylediği bu bir dakikalık beyin yakan şarkıdan bahsediyordu. Bu kadar mükemmel rap yapıldığına çok nadiren şahit olmuşumdur.

Albümün en deneysel şarkısı, en tatlı isimlerinden birine sahip: Pretty Sweet. Burada Ocean gerçekten darmadağın bir, lo-fi, atmosferik bir ton yakalamış. Sonlara doğru gelen davul ritmi ile oldukça acayip bir şeye dönüşüyor. Herhalde tarif etmesi en zor şarkı bu çünkü sonuna doğru bir çocuk korosu bile işin içine giriyor. Bayılmadım desem yalan olur. Facebook Story ise prodüktör Sebastian'ın ilişkisinin bitişini anlattığı bir geçiş şarkısı, sonrasında Close To You isimli minimalistik elektronika ile bir bütün oluşturuyor. 


Arabalara merakını bildiğimiz Ocean, albümün sonuna yaklaşırken en duygusal şarkılarından biri ile karşımıza çıkıyor: White Ferrari. Albümün şu ana kadar pek çok doruk noktası olmasına rağmen bu noktada albümün bitmesini isteme buluyorsunuz kendinizi. Halbuki 14. şarkıya geldik ama Ocean'ın hala kenarda sakladığı birkaç numarası bulunuyor. 

Albümün en güzel iki şarkısından biri ise Radiohead tadında bir gitar melodisi ile açılan Siegfried. Nordik mitolojisinden bir alıntıyla başlıyor ve cesur bir savaşçıyı metafor olarak kullanarak kendi biseksüelliği üzerine mırıldanıyor Ocean. Gerçekten tüyleri diken diken eden bir şarkı bu. Kendi ile hesaplaşmanın bu kadar derinlikli ve duygu dolu olanına çok sık denk gelmiyoruz. Hatta intihar sonucu kaybettiğimiz Elliott Smith'in A Fond Farewell'inden birkaç mısra ile alıntı yapmayı da ihmal etmiyor. Orkestra işin içine girdiğinde ise çoktan kontrolden çıkmış durumdayım. İşte bu noktada albümün gerçekten Ocean'ın daha önce yaptığı her şeyden daha olgun olduğunu düşünüyorum. Aklıma gelen tek kelime "şiirsel" oluyor.

Çocukluk anılarını yad ettiği Godspeed albümün bitişinden hemen önce bizi karşılıyor. Ocean'ın ifadesine göre Boys Don't Cry isminin ilhamı bu şarkıdan geliyor. Albümün kapanışını yapan Futura Free ise 2 parçadan oluşan 9 dakikalık mükemmel bir şarkı. Bana Kanye West'in efsane albümü My Beautiful Dark Twisted Fantasy'nin finalini yapan Lost In The World ve Who Survive In Amerika ikilisini anımsattı. Çok güzel bir gitar melodisini takip ediyor Ocean, ama bu sefer içinde ümit ve mutluluk kırıntıları var. Ayrıca albümün 2. yarısındaki synth melodisi bütün ara şarkıların arkasında çalan melodi olduğu için albümü tamamlıyor. Bu kısımda değişik sorular ve röportajlar dinliyoruz. Eski bir videokaseti izlemek gibi bir deneyim yaşatıyor Ocean bize.

Albüm biraz emek istiyor, Channel Orange kadar kolay dinlenebilen bir eser değil. İyiki de değil, açıkçası ilk dinleyişlerde ısınamamış olmama rağmen şu an Ocean'ın kendini tekrar etmemiş olmasından dolayı çok mutluyum. Çünkü gerçekten kendini her albümde biraz daha aşacağını düşünüyorum. Her seferinde tanımalaması zor albümler yapacak. Bir bukalemun gibi değişik şekillere kılıklara girecek ama asla Ocean olmayı bırakmayacak. Albüm eleştirmenler tarafından muhtemelen beğenilecek ama yılın albümü olmasa bile, üzerinden zaman geçtikçe değeri daha çok anlaşılacak, daha çok anılacak bir albüm olacağına eminim. Bu nedenle albüme şans vermek gerekiyor, küçük melodilere, ayrıntılara kulak kabartmak gerekiyor.

Ben bayıldım, bir sanatçı olarak Ocean'ı dinleyicisine değer verdiğine, ona yeni deneyimler yaşatmayı arzuladığına inanıyorum. Ki bu hayranlık uyandırıcı. Ocean gibi bir dehanın daha neler yapabileceği ile ilgili heyecan yaşıyorum. Umarım ömrüm bunları dinlemeye yeterecek kadar uzun olur.

"Nikes"ın trippy klibini izlemenizi şiddetle öneririm. 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Blood Orange - Freetown Sound



Blood Orange'ın as elemanı Dev Haynes aslında gizli bir figür. Son yıllarda pop müzik adına dikkatimi çeken pek çok şarkıda parmağı olduğunu ancak bu albümü keşfettikten sonra öğrenebildim. Kimler diye soracak olursanız, Solange, Sky Ferreira, FKA Twigs ve Carly Rae Jepsen gibi indie pop prenseslerini sayabilirim. Dev Haynes gerçekten de kadınlarla çalışmayı seviyor ve tercih ediyor gibi görünüyor.

Freetown Sound ise bunun için en temel kanıtım sanırım. Albümde 18 şarkı mevcut ve neredeyse hepsi bir kadın şarkıcının eşliğinde icra ediliyor. Çoğu zaman şarkı sözleri de bu kıvamda ilerliyor. Örneğin albümün doruk noktalarından biri olan "Desiree"de araya çok hoş bir "spoken word" giriyor. Siyah bir kadının, kocasına yıkama kurutma makinası aldırmak için onun dediği şeyleri yapmak zorunda olması ile ilgili bir diyalog bu. Albümün açılışını yapan "By Ourselves"de Ashley Haze oldukça efsanevi bir feminizm özeti geçiyor bize. Albümün en güzel anları da hep kadınların dokunuşlarının en yoğunlaştığı kısımlar.

18 şarkıdan oluşan herhangi bir albüme diyebileceğimiz gibi, bu albümde de diğerleri kadar iyi olmayan anlar var. Her şarkının tekrar dinlenme kapasitesi diğerleri gibi değil. Ama yılın en güzel şarkılarından birkaçı da bu şarkılar arasından geliyor. Dev Haynes mükemmel bir şarkı yazarı ve harika bir aranjör. Birbirinden farklı türler arasında atlarken gerçekten müziğe bir kendini ifade yöntemi olarak başvuruyor. Albümün ilk single'ı "Augustine" bu konuda tam anlamı ile bir başyapıt. Belki de yılın en güzel şarkısı. Augustine değişik konulardan bahseden bir şarkı. İçinde dini ve siyahi kültürel göndermeler, nostaljik anı kırıntıları ve kimlik bunalımı gibi pek çok konu barındırıyor. Haynes şarkılarını piyano ile süslemeyi iyi biliyor. Ama Augustine neredeyse dinleyiciyi kendi gençliğinin en umut dolu anlarından birine götürüyor. Babasının annesini alıp Amerika'ya gelme hikayesi ile başlıyor, Hristiyanlığı Afrika'ya yaymış St. Augustine'den alıntılar yapmaya başlıyor, Afrikalı kadın peygamber Nontetha'ya selam çakarak bitiriyor. Böylesine bir yeteneğe ve ayrıntıcılığa şapka çıkarılır.

Albümün en kıvrak şarkısı ise, bu yaz dinlediğim en eğlenceli işlerden biri. Empress Of ile beraber söylediği "Best to You" o kadar yakalayıcı bir şarkı ki, kelimelerle anlatmak zor. Basit bir ilişki şarkısı olmasına rağmen muhtemelen başka bir şarkıcının albümünde single olarak liste başını zorlayabilecek bir enerjiye sahip. Afrikalı vurmalı çalgıların cirit attığı, mükemmel vokal melodileri ve nakarat ile taçlanan bir şaheser.

Augustine'in videosu çatılardaki nostaljiyi yakalamayı başarıyor.

Benim kişisel favorim ise albümün ortasına doğru gizlenmiş ve uzun süredir pek ilgilenmediğim, ama belli ki Haynes'in yakın arkadaşı olan Nelly Furtado ile beraber söylediği "Hadron Collider". Elbette dünyanın en romantik ismine sahip şarkı değil, ama uzun yıllardır dinlediğim en iyi ballad olduğunu iddia edebilirim. Bu şarkıyı dinlerken, hele ortada giren Tori Amos tadındaki piyano solosuna kalbini kaptırmamış kişinin kalbi olduğundan şüphe ederim. Hadron çarpıştırıcısının etraftaki binlerce ışık parçası ile romatik bir görüntüye dönüştüğü bir şarkı yazmış Haynes. Gerçekten gözümün önünde dünyanın en romantik kareleri canlanıyor ister istemez. Şarkıyı neredeyse Furtado'nun akıp giden vokaline bırakıyor.

Albümün belki de en şaşırtıcı misafiri 80'lere adını kraliçe olarak yazdırmış Debbie Harry. "E.V.P." albümün en dikkat çekici şarkılarından biri. O kadar funk dolu ki, 80'lerin başından zaman makinası ile gelmiş gibi. Debbie Harry uyum sağlamakta hiç zorlanmamış bu kadar cheesy bir şarkıya. Ayrıca sona doğru çok hareketli ve çok yakalayıcı bir hazine daha olduğunu düşünüyorum, "Better Than Me" adında. Bu şarkıda da eşlik edenin Carly Rae Jepsen olduğunu duymak sizi şaşırtmayacaktır. Dev Haynes gerçekten kadınların albümünde misafir olmaktan çok keyif aldığı bir isim olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Albümün adı ile bitirmek istiyorum. Freetown, Sierre Leone'nin başkenti ve en büyük şehri oluyor. Freetown, Haynes'in babasının doğduğu yer, bir anlamda memleketi. Haynes muhtemelen orada hiç yaşamadı ve hayatının büyük bir kısmı Amerika'da geçti. Ama tıpkı Augustine'de yerel afrika dili kullandığı gibi, kendi kökenlerine dair ilgisi ve saygı duruşunu ifade etmekte de geri durmuyor. Albümü ile ilgili de şöyle bir not paylaşıyor:
"Bu albüm herkes için. Yeterince siyah olmayanlara, çok siyah olanlara, fazla queer olanlara, yeterince queer olamayanlara..." Albüm boyunca hissedilen kimlik arayışının çok hoş bir ifadesi gibi.