Kategoriler

dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2016 Cuma

Westworld Bölüm 10: İki Taraflı Akıl


Westworld'ün çok merakla beklenen finalini pazartesi günü izleme fırsatı buldum. (Yine de yoğunluktan ancak yazabiliyorum.) Son bölümlerle ilgili karışık hislerimi daha önce burada ve şurada ifade etmiştim. Okumaya vakti olmayanlar için de şöyle özetleyebilirim: Dizi ritmini kaybediyor, yavaşça yüzeyselleşiyor, çözülmesi gereken bir bulmacaya dönüşüyor ve gerçekten peşinde olduğu felsefi metinleri terk ediyor. Açıkçası benim bir diziyi artık kafamda oluşan soruları cevaplaması için izlemem gibi bir durum söz konusu değil, bunu üniversite yıllarımda Lost ile yaptım ve bunun pek de iyi sonuçlar vermediğini sağır sultan bile biliyor.

10. bölüm, Jonathan Nolan tarafından yönetilmiş olması ve 90 dakikalık uzun metraj süresi ile oldukça ümit vadediyordu. Son bölümlerde iyice kabız bir hal alan olay örgüsünün çözümlenmesini finale bıraktıklarını tahmin ediyordum. Tahmin edemediğim ise, gerçekten bu kadar kapsamlı bir final bölümü yapacaklarıydı. Ben 2. sezona devam etmek konusunda bile ince bir şüphe duyarken, final bölümü bana cevabımı verdi. Çıkıp da bugüne kadar izlediğim en iyi final bölümü falan diyecek değilim. (internette böyle yorumlara bolca denk geldim.) Dizinin neredeyse ilk sezon boyunca ortaya attığı bütün soruları cevaplama çabasını ve bunu gayet de iyi başarmasına saygı duydum. Ama benim asıl sevdiğim kısmı kesinlikle bu değil.

Önceki yazılarda bahsettiğim ve bir kısmını yazma gereği bile duymadığım (Dolores=Wyatt) bilmeceler tam tahmin edildiği gibi çözüldü. Elbette dizinin bilmece çözmece olmamasını sağlayan da bu sıradaki muhteşem yönetmenlikti. Kurgunun drama dozu çok başarılıydı. Sezonun ortasından beri tahmin ettiğim siyahlı adam ve William'ın aynı kişi olması mesela, çok tatlı bir geçiş sekansı ile bize sunuldu. Özellikle William'ın aynı olayları defalarca nasıl yaşadığı, aradan geçen yılların onun duygularını yozlaştırıp onu güç manyağı bir canavara dönüştürdüğünü izlemek etkileyiciydi. Aynı şekilde Dolores'in onu kurtarmaya gelecek aşkını anımsaması ama karşısında onu öldürmeye çalışan kişi ile aynı kişi olması gerçekten üzücü ve etkileyiciydi. Dolores her bölüm gıcık olma sınırında gezdiğim bir karakter olarak final itibariyle sempatimi kazanabildi.

Dizinin en çok ilham aldığı filme bir dönmek istiyorum finalin de şerefine. Blade Runner. Ridley Scott'ın başyapıtı, gerçekten bugüne kadar yapılmış en iyi 3 bilimkurgu filminden biridir. Ele aldığı konuyu derinlemesine işlemesi, sadece düşünsel değil duygusal dünyanıza da hitap etmesi, oyunculukları ve müzikleri, neredeyse odanızda hissedeceğiniz derecede yoğun atmosferi ile sonsuza kadar izlenecek bir eser. (Bu yüzden de gişede batmış olması şaşırtıcı değil.) Blade Runner'la ilgili en etkileyici detaylardan biri şuydu tabi: Adamımız artık kontrolden çıkmış androidleri öldürmekle görevlendirilmişti, ama kimin android olduğunu anlamak oldukça zordu. Bu yüzden bir test yaptırmak gerekiyordu. Androidlerin ise bir gezegendeki madenlerden kaçıp dünyaya geldiklerini düşünecek olursanız film ilerledikçe kendinizi taraf değiştirirken buluyordunuz. Bir noktada tek tek ölen androidlere acımaktan, filmden zevk almak imkansız hale geliyordu. Sadece köle olmak için yaratılan bu yarı-canlı varlıkların hayatlarının son günlerini özgür geçirme çabaları asıl kahramanların onlar olduğunu söylüyordu.

Westworld sonunda bana bu hissi vermeyi başardı. İlk bölümlerde daha yoğun hissettiğim o sempatiyi sonuna kadar hissettim. Maeve'in gereksiz kanlı ve aksiyonlu kaçış bölümleri bile bunu bozamadı. Dolores'in başkaldırışı, lab'da incelenen (ve cinsel olarak istismar edilen) Hostların kanlı intikamı gibi sahneler gerçekten olması gerektiği gibiydi. Son sahne itibariyle insanlara yönelik ciddi bir soykırım gerçekleştiren Host'lar yıllardır çektikleri eziyetin intikamını alıyor ve Westworld'un bir pazarlama harikası değil de kendilerine ait bir dünya olduğunu göstermek istiyorlar gibiydi.

Önümüzdeki sezon bizi neler bekliyor? Tahminlerim çok olağandışı değil. Ford'un ölmediğini, ölenin bir kopya olduğunu düşünüyorum. Dolores'in gerçekten başkaldırının merkezinde olacağını ve daha önemli roller oynayacağını, yanına Teddy'yi alacağını düşünüyorum. Sonradan Ford tarafından kaleme alındığını öğrendiğimiz Maeve'in kaçış planının geri sekmesi üzerine ikinci sezon çekirdek anılarına kazınmış kızını arayışına tanık olacağımızı düşünüyorum. Maeve'in doğası ile en çok yüzleşen karakter olması ile birlikte kızını bulması durumunda gerçekten bir yandan isyan etmeye çalışan bir yanda da robot olmanın kaçınılmaz kurallarına karşı koyamamasının onu ne kadar yaraladığını göreceğiz bence. Siyah giyen adamın ise gelişmelerden memnun olduğu ortada, vurulmuş olmasına rağmen. Gerçekten hayal ettiği Westworld'e, Arnold'ın yaratmak istediği direnişe şahit olduğumuzu düşünecek olursak 2. sezon gerçek bir çatışma ortamında geçecek. Robotlar ve insanların yüzlerce filme konu olmuş savaşını bir kere de Westworld üzerinden izleyeceğiz. Bu bence dizinin aslında ancak heyecan verici hale geldiğini gösteriyor.

Ne yazık ki 2. sezon 2018'de gelecekmiş. Açıkçası eğer düzgün bir senaryo ve yine 100 milyon dolar gibi bir bütçe ile karşımıza çıkacaklarsa seve seve beklerim. Bu sürede Nolan ve Lisa Joy bu sezonki hatalarından dersler çıkaracak ve daha akıcı bir sezon ile geleceklerdir. Game of Thrones gibi, Westworld de yıllarca beklediğimiz ve çıktığı gibi 2 ayda tükettiğimiz dizilerden biri olacak.

Dipnot: Antony Hopkins'e daha çok uzun ömürler diliyorum. Bu bölümde gerçek olmadığına inansam da öldüğünü görmek üzücüydü.

Dipnot 2: Bölümün adı olan "Bicameral Mind", beynin iki taraflılığı anlamına geliyor. Bu eski teoriye göre insan beyni konuşan ve düşünen, bir yandan da emirlere istemsiz olarak uyan 2 bölüme sahip. Bunun Host'ların (ve aslında insanların da) yaşadığı dualizm hakkında güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki şekil de belki dizinin ele aldığı konuyu anlamaya biraz yardımcı olur.


30 Kasım 2016 Çarşamba

Westworld Bölüm 9: Meraklılara Cevaplar


Geçen hafta bölüm 8'de ne oluyor sorusuna cevap aramıştım. Bir yandan da dizinin bir çeşit düşüşe geçtiğinden endişe ettiğimi ifade etmiştim. Yine de Westworld'un kredisi kolay kolay tükenmez diye düşünüyordum. Ama ne olduysa oldu, dizi o temel heyecan duygusundan bir miktar kaybetti ve benim için tekrar o duyguyu yakalamak zor olacak gibi görünüyor.

Bölüm 9 görebildiğim kadarıyla Westworld hayranlarını oldukça tatmin etmiş görünüyor. Ben şahsen zevkle izledim, ama kesinlikle tatmin olmuş değilim. Öncelikle Westworld'un Lost gibi tamamen bir takım gizemli ve akıl almaz olayların çözülmesi üzerine kurulu olmasını reddediyorum. Tabi gizem hissi izleyiciyi uzun bir süre sürüklüyor. Beklentimizi sürekli aşan ve şaşırtan karakterler merak duygusunu arttırıyor. Ama sonuçta Westworld bundan daha fazlasını vadediyordu. Ya da ben diziyi en başından oldukça yanlış anladım.

Bu bölümde açıklanan iki temel şey, zaten herkesin olmasını beklediği teorileri doğruluyor. Bernard, Arnold'ın anılarından yaratılmış bir host. Siyahlı adam da William'ın yaşlılığı. Evet, bunlar büyük gelişmeler ama zaten bunları beklemiyor muyduk? Eğer Westworld'ü potansiyelinin altında bir "gizem" dizisi olarak değerlendiriyorsak bile, bizim ortaya attığımız teorileri doğruluyor olmasında nasıl bir zevk gizli? Kendi tahminlerimizin gerçek olması ile tatmin olmamız mı gerekiyor? Lost bittiğinde herkes ortaya attığı tonla soruya cevap vermemiş olmasının öfkesini kusmuştu. Westworld bu gizemli ve twist'li tonunu sürdürürse, sonu pekala öyle olabilir. Elbette soruları cevaplama konusunda Lost'tan katlarca daha başarılı, ama sonuçta izleyicinin aklını soru işaretleriyle doldurup sonra en popüler teori ile onaylamak daha basit dizilerin yapacağı bir şey.

Daha önce de söylemiştim, bölüm 4 ve 5 çok daha iyisi olabileceğini göstermişti. Ortaya sorular atmak ve sonra onları cevaplamak bir yana, bütün bu düzende daha felsefi bir şeyler olabileceğini hissettirmişti. Host'ların nasıl da insan olduğu ama bir yandan nasıl da insanlık dışı bir muameleye maruz kaldıklarını çok derin bir şekilde işlemeye başlamıştı. Bu acı verici hikaye, daha da açıklaması zor olayların ortaya çıkması ile sürükleyici oluyordu. Lost'tan ziyade bir David Lynch filmi tadı bile vermeye başlamıştı. Ki bu bir diziye yapılabilecek en büyük iltifat. (Twin Peaks, gel artık!) Bölüm 9 itibariyle dizinin hafiften kabak tadı verdiğini söylesem, bilmiyorum çok küfür yer miyim? Karakterlerin kasıntı ve felsefik konuşmalar yapması, herkesin sürekli birbirinin arkasından iş çevirmesi, kelimelere sembolik anlamlar yüklemek ve bunun üzerinden edebiyat yapmak falan gerçekten fazla "Nolan işi" olmaya başladı. Kusura bakma Jonathan ama bu projeye sonlara doğru yeterince kendini vermediğini düşünmeye başladım. Olay kurgusunu en başından kurguladıysan bile, ayrıntılarda ve diyaloglarda eski başarıyı gösteremiyorsun. (Elbette senaryo çoktan yazıldı ve dizi çoktan çekildi ama yine de konuşuyorum.)

Bu bölüm bize başka ne verdi? Ford'un kendi kopyasını da yapması ile ilgili paranoid düşünceler. Maeve'in beklediğimiz robot isyanını nasıl adım adım ilerlettiği. Dolores'in Westworld tarihinde kritik bir rolü olduğu ve Arnold'ın canını aldığı. Labirentin de aslında bildiğimiz Arnold'ın odasına çıkan basit bir koridor olduğu. Elbette Ford karakteri eskiden daha kendini çözmüş, erdemli bir karakter iken şu aralar oldukça cool bir pisliğe dönüşmüş durumda. Bu kadar kötü adamlık bana yaramadı. Ben Ford'u tanrıcılık oynayan bir otistik olarak değil, gerçekten insanın doğasını çözmeye çalışan bir filozof gibi hayal etmiştim. Ama kendi söylediği gibi, insan doğasına asla güven olmuyor. Bernard ve Maeve gibi o da bir hayalkırıklığı olmaya başladı.

Sezon finali ile ilgili çok büyük beklentilerim ya da heyecanım yok. Bu belki daha iyidir çünkü finale sakladıkları oldukça ters köşe sürprizler olabilmesi de mümkün Olursa ne güzel, diziye daha da ısınırım. Aşağıda videosunu göreceğiniz bir dakikalık promoya bakıldığında ise çok büyük bir olay yok, beklediğimiz olayların gerçekleştiğini göreceğiz gibi. Elbette şu aralar en heyecanla beklediğim dizi bölümü olacak, ama Game Of Thrones kıyaslamalarını bir kenara bırakmanın zamanı geldi. Öbürünün 2 yıl sonraki bölümlerini iple çekiyorum çünkü.


23 Kasım 2016 Çarşamba

Westworld Bölüm 8: Ne Oluyor Şimdi?


Diyeceksiniz ki, 7 bölüm yazmadın, neden şimdi yazıyorsun. Açıkçası diziyi zaten 6. bölümünden yakalayabildim. Herkesin "yeni bir GOT geliyor" naraları atarak tanıttığı dizinin belki sofistike atmosferi ve şiddet/seks konusunda sansürsüz tutumu benziyor olsa da, neredeyse aynı seviyede olduklarını söylemek zor. Ben Westworld'u beklediğimden katlarca fazla beğendim üstelik. Uzaktan hiç de çekici görünmüyordu hem de. Sonuçta Jonathan Nolan'ın imzası diyebileceğimiz karakterlerin fazla zekice ve felsefik cümlelerle dolaşıp durması bile beni diziden soğutmadı. "Inception"da da alışık olduğumuz o izleyiciye kendini "zeki" hissettiren tonun hayranı değilim ama. Yine de ister istemez kendini fazla ciddiye alan bu ton, Westworld'de işe yarıyor ve dizi yer yer "mindfuck" moduna giriyor. Kafam iyiymiş gibi hissediyorum o anlarda.

Nitekim 7. bölüm benim için hayalkırıklığıydı. Bernard'ın robot olması büyük bir şok değildi, dahası o kadar geliştirilmiş bir karakterin birkaç bölüm içinde robot olarak twistlenmesi hoşuma gitmedi. Fazla zorlama buldum, ne yalan söyleyeyim. Dahası Bernard'ın Arnold'ın anılarını sahiplendiği ayrıntısı da dikkat çekici olsa da, beni çok mutlu etmedi. Acaba beklentilerim fazla mı yüksekti? 2 önemli karakter dizinin son 5 dakikası içerisinde harcandı gibi hissediyorum. Theresa'ya da bayılmazdım ama Hale gelir gelmez resmen harcandı.

8. bölüm ise "mindfuck" konusunda bir adım öteye gitti. Sorulara cevap vermek yerine, daha çok soru yaratmak konusunda Lost ile yarışabilecek bir bölümdü. Dolores'in Arnold ile ilişkisindeki yerine göz atma fırsatımız oldu. William'ın Siyah Adam ile aynı kişi olduğu teorisini güçlendiren zaman kırılmalarına göz attık. Arnold'ın da canını sıkıp kafayı yemesine sebep olan mevzuunun robotlarla ilgili vicdan azabı olduğunu duyduk. Maeve'in kaçış planı ise olanca başarısızlığı ile ilerliyor. Tamamen 2 salak tamircinin eline bakan süreç tam olarak nasıl bir isyan hareketine dönüşecek bilmiyorum. İçimden bir ses Maeve'in yakalanıp, reset'leneceği ve tekrar bilinç kazanmak zorunda kalacağı yönünde. (Tıpkı geçmişte olduğu gibi.) Edi ile Büdü'nün neden bu kadar ileriye gittiğine dair inandırıcı bir açıklama alamayacağımız aşikar. Ama en azından Siyah giyen adam ile ilişkisini ufaktan çözmeye başladık. Belki Arnold'ın ölümünden sonra bıraktığı anahtarlardan biri de Maeve'dir ve Ford'un oyununu bozacaktır, kim bilir. Şimdilik süreci iyi yönetemedi ve kendini daha boktan bir duruma soktu. Dizi bu noktadan nasıl alıp yürüyecek bilmiyorum. Çünkü Maeve'in hikayesi eskisi kadar çekici gelmiyor. Dolores-William ikilisi de resmen ilerleyemiyor.

5. ve 6. bölümlerde açıkçası dizi bence çok iyi bir yönde ilerliyordu. Şu an ise yolunu şaşırmış gibi. Nolan elbette bir şekilde işleri yoluna koyar. Ama bu sezonun ortalarında hissettiğim o "şahane" hissiyat elbette sürmedi. Zaten bunu sürdürmek de kolay değil, koskoca Twin Peaks'ın bile bir noktada sıçabildiği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de daha güzel hamleler yapılabilirdi. Westworld dev bir bütçeye, şahane oyuncu kadrosuna, güzel bir konuya sahip bir dizi. Aynı anda Blade Runner, The Good, the bad and the ugly ve Inception tadında kaç tane eser gördük ki? Bence sonunda birilerinin android ruh sağlığıyla ilgilenmeye başlaması bile güzel bir gelişme. Bilimkurgu sinemasının daha çok bu tür konularda fikir yürütmeye ihtiyacı var.

Lafı gelmişken, muhteşem Arrival ile kariyerinde ayrı bir zirveye uğrayan Denis Villeneuve, yıllar sonra gelecek olan Blade Runner 2049'ın çekimlerini yapmakta. Bu haber beni mutlu etti zira kendisi iyi bir senaryo ile her zaman iyi işler çıkaran bir yönetmen.

Neyse bu yazı da burada bitsin. Son 2 bölümün daha iyi olması dileğiyle...

13 Kasım 2016 Pazar

Black Mirror 3. Sezon: En Kötüden En İyiye Subjektif Bir Sıralama


Charlie Brooker'ın 2011 yılında tv dünyasına kazandırdığı Black Mirror, İngiliz merkezli bir dizi için fazlasıyla iyi bir prodüksiyon kalitesi içeriyordu. Dahası, bölümlerin hiciv düzeylerinin yüksek olması kendine ait bir fan kitlesi yarattı. Bilimkurgu dizileri konusunda çıtayı epey yükselten Black Mirror, benim için hep modern Twilight Zone olmuştur. Twilight Zone'un orijinal serisini hatmetmiş biri olarak, onunla kıyaslanacak bir şey bulmak zor. Black Mirror ise bu konuda aklıma gelebilecek tek aday. Her bölümü ile yeni ve özgün bir hikaye anlatmaya çalışmak zorlu bir iş. Dahası aslında belirli bir türde de kalmıyor asla. Hikayelerin geçtiği zamanlar bile birbirinden kopuk. Black Mirror'ı bir bütün olarak değerlendirmek zor gibi gelse de kulağa, sonunda herkesin aklına gelecek ortak özellik, teknolojinin insan hayatına kattıkları üzerine iyi kötü bir şeyler söylemeye çalıştığıdır. Twilight Zone da benzer bir şekilde teknolojinin gidebileceği uç ve kötü noktalarla ilgili fikir yürütürken, bazen eski bir vampir hikayesi gibi fantastik şeylere yer verebiliyordu. Açıkçası en güzel bölümleri de genelde bu mesaj vermekten uzak durduğu bölümleriydi. Black Mirror bunu yapmıyor ve sınırlarını belirgin tutuyor.

Black Mirror 3. sezonuyla yine başka dizilerle kıyaslanamayacak bir seviyeye ulaşmış. Ama her bölümün beklentilerimi karşıladığını söyleyemeceğim. Aşağıdaki liste benim bölümler hakkındaki fikirlerimden oluşuyor ama çevremdeki insanlar dahil olmak üzere pek çok kişinin bana katılmayacağını biliyorum. Black Mirror ile ilgili beklentileriniz, gerçekten distopik hikayeler görmekse listeniz bambaşka olacaktır. Bu sezonu hayalkırıklığı olarak değerlendiren pek yorum okumadım, sonuçta karşımızda birbirinden bağımsız 6 koca film duruyor. Ama sanırım herkesin sevmediği birkaç bölüm var ve bunlar da oldukça değişken. Bütün bölümleri aynı anda piyasaya sürme fikri de bizi haftalar boyu eziyet çekmekten kurtardı.
Neyse. Brooker'ın üstün emeğini takdir ederek başlayayım.

Ve en az beğendiğim bölüm...
(Aşırı derecede spoiler içereceğini söylememe gerek var mı?)


3.3 Shut Up and Dance



Linç edilmekten korkarak başlıyorum çünkü imdb'de notu en yüksek bölümlerden biri bu. Shut up and dance, geçtiği dönem olarak günümüzü seçmiş olması, sıradan karakterleri merkeze alması, bölüm boyunca merak ve heyecan dozunu hiç düşürmemesi ile herkesi etkilemiş görünüyor. Bu bölüm kesinlikle yabana atılacak bir bölüm değil. Hepimizin yaşayabileceği bir kabusun içerisine giriyoruz ve olması hiç de imkansız olmayacak olaylara tanık oluyoruz. Tabi bir noktaya kadar. Hikayenin başında küçük bir çocuğa oyuncak hediye eden ve kendisi de oldukça ufak görünen karakterimizin basit bir mastürbasyon sonrası yaşadığı korkuyla empati kuramamanın yaşattığı kopukluk büyük. Ben ister istemez, olayların sınırsız düzeyde garipleşmesini şaşkınlıkla izledim. Tabiki soygun sahnesi ya da paket teslimi kısımlarında kendimi kaptırmadığımı söyleyemem. Ama mesaj vermek uğruna yapılan final dövüşü o kadar zorlama geldi ki... Troll-suratlı mesajları beğendim ama bir türlü çocuk pornosu izleyen bir insanın webcam'inden çekilen görüntülerin nasıl ona karşı delil olarak kullanılabileceğini bilemedim, hala da annesine giden görüntünün tam olarak ne olduğunu bilemiyorum. Yani garip ayrıntılar içerisinde boğuldum ve heyecan dozunu, oyunculukları takdir etsem de, son üçte birlik kısmın hikayeye çok zarar verdiğini düşünüyorum.

3.2 Playtest


Playtest, güya günümüzde geçen bölümlerden biri, ama hikayedeki fikir o kadar üst düzey ki, ben yine de bundan 40 yıl sonrasını falan düşünüyorum. Bilgisayar oyunlarının "gerçekçilik" takıntısı üzerine ilerleyen film, insan beyninin kendi kendine nasıl da bir oyun yaratabileceğini anlatmaya başlıyor. Bu bölümü bana en çok sevdiren, ana karakterimizin kendisi oldu. Bir yandan umursamaz ve tatlı bir yanı var, diğer yandan babasının erken başlangıçlı Alzheimer'ı ile depresif yönünü gösteriyor. Hikayenin birazcık zorlama 2. twistinden önce yaşadığı zihinsel yıkım gerçekten kendimi inanılmaz kötü hissetmeme neden oldu. Babasının kaderini yaşamak zorunda kalması, yani en büyük korkusunun gerçek olması beni rahatsız etmişti. Ama sonrası biraz mantıksız geldi. Telefonun ölüme yol açma ihtimali biliniyorsa, en azından odanın dışında bir yere konulmalıydı diye düşündüm. Dahası ölen adamın pat diye poşete konup kaldırılması ve "esrarengiz" yok olma ile ilgili hiçbir endişe taşımıyor olmaları absürd geldi. Keşke babası ve annesi ile ilişkisine daha çok değinseydi. Sonuçta onu ölüme götüren şey de, ihmal ettiği annesinin araması oldu.

3.5 Men Against Fire


Yine genele baktığımda en az sevilen bölümün bu olduğunu gördüm. Nedenini anlayabiliyorum. Oldukça net bir politik mesaj veren, olması gerektiği kadar akıcı olmayan, prodüksiyon kalitesinin hikayenin büyüklüğü karşısında bekleneni veremediği bir bölüm. Ama diğer yandan distopik bakış açısı ile şahane bir iş çıkardığını da inkar edemiyorum. Black Mirror'ın güzelliği ayrıntılar ise, rüyalarımızı bile yönetebilen bir üst gücün, bize neler neler yaptırabileceğini düşündürüyor. Dahası "onam" kavramı ile ilgili de bambaşka bir fikir ortaya atıyor. Şu an yaşadığımız düzende kabul ettiğimiz pek çok şeyi, nasıl da kabul etmeye zorlandığımızı, bunun da bizim kararımız olduğu gerçeğinin nasıl da yüzümüze vurulduğunu anlatıyor bir anlamda. Diğer yandan insanların "ölüm dürtüsü" ile nasıl savaştığına dair verileri sıralarken, karşıdaki canlıyı insanlıktan çıkararak toplu kıyımlar yapılabildiğini söylüyor. Bu korkutucu fikir, beni fazlası ile rahatsız etti. Çünkü günümüzde zaten ırklar ve dinler üzerinden ötekileştirme ve zarar verici dürtüleri akla uydurma söz konusu. Hakkı yenen bir bölüm. En azından senaryo bazından oldukça başarılı.

3.6 Hated In Nation


1.5 saatlik bir final, bu kadar büyük bir dizi için ideal. BM'ın şaşaalı final bölümü de bir sinema filminden farksızdı. Soluk kesici distopik bir polisiye yaratmak isteyen Brooker, uzaktan bakınca hiç de olmayacak bir takım öğeleri başarı ile bir araya getirmiş. Drone arıları hack'leyerek insanları avlayan bir twitter hackerı, ilk başta kulağa saçma sapan geliyor. Ama yönetmen James Hawes, hikayesinin özünü çok iyi anlamış ve bunu da kitsch olmayacak bir şekilde işleyebilmiş. Diğer yandan internetin günümüzde linç kültürünü yeniden yarattığı yalan değil, bu bölüm de bunu en değişik noktalarına kadar incelemiş. Asıl katilin hikayenin sonuna kadar Se7en tadında gizlendiği bölüm, finalinin açık uçlu olması ile devam edeceğinin sinyallerini veriyor. Özetle, bence çok sürükleyici ve güzel bir hikaye. Dahası ölüm getirenin, soyu tükenmiş bir canlının robot versiyonu olması ve ana iki kadın karakterimiz arasındaki kimya beni oldukça memnun etti.

3.1 Nosedive


Mükemmel ismiyle bu sezonun açılışını yapan Nosedive, toz pembe bir kara komedi. Çok uzak olmayan bir gelecekte, elektrikli arabaların benzinlik gibi yerlerde şarj edildiği, insanların diğer insanlardan aldıkları yıldız kadar itibar gördükleri bir dünya hayal edin. Kapıların bile aldığınız puana, ya da ne kadar "elit" olduğunuza göre hesaplandığı, sosyal statünün instagram like'ları gibi üzerinize yapıştığı çok uzak olmayan bir gelecek bu. Bölümün pastel tonlarındaki görüntü yönetimi, her şeyin çok "hip" olduğu ve garip bir şekilde güzel göründüğü bu modern dünya, bende epey bir rahatsızlık hissi yarattı. Belki de şimdiden bu dünyada yaşadığımız içindir, bilemiyorum. Adı gibi hızla çakılan karakterimizin finalde "kendi olabildiği" kareler bana "mutlu son" gibi geldi. Ama yine kararı size bırakıyorum. Bryce Dallas Howard'ın ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu hatırlamak istediğinizde, ayna karşısında gülme alıştırmaları yaptığı sahneyi aklınıza getirin.

3.4 San Junipero


Sıra geldi sezonun en güzel bölümüne. Bana göre, Black Mirror'ın da en iyi bölümü bu. Yani bu sezon pek çok ilginç bölüm olmasına rağmen, bu bölüm televizyon tarihinin en iyi işlerinden biri. Abarttığımı da düşünmüyorum, çünkü oyunculuklardan senaryoya her şey kusursuz. İki ana karakterimizin arasındaki kimya mükemmel. 80'lerde başlayan hikayenin atmosferi çok güzel. Bölümde geçen bütün şarkıların senaryo ile bağlantılı olması (The Smiths'ten "Girlfriend In A Coma" ya dikkatinizi çekiyorum.) çok tatlı bir ayrıntı. Black Mirror, tam da bunun gibi bölümlerde bir mesaj vermeye kasmazken, etkileyici olmayı başarabiliyor. Komadaki bir kadın ile, kanserden ölmekte olan başka bir kadının, fantazmik bir dünyada aşık olabilmeleri, tekrar genç olup hayatlarını yaşayabilmeleri ne kadar da güzel bir fikir. Bunu ölüm ve sonsuza kadar hayatta kalabilme temaları ile birleştirince dev bir dünya çıkıyor karşımıza. Hikayenin twisti bile o kadar twist gibi gelmiyor çünkü öyle şok etmek gibi bir hedefi yok bu bölümün. Sadece hikayesini çok iyi bir şekilde anlatmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Gözlerim sonlara doğru defalarca kez yaşardı. Özellikle ölen kocası ve çocuğunu bırakıp, sonsuza kadar yaşama fikrine karşı gelen karakterin yaşadığı ikilemi düşünmüş olmalarını takdir ettim. Bu ve bunun gibi bölümler Black Mirror'ı sadece bir tv dizisi olmaktan çıkarıp, büyük bir sanat eseri haline getiriyor.

2017'de 4. Sezonu ile geri dönecek olan Black Mirror yine piyasaya düştüğü anda olay yaratacaktır.

12 Kasım 2016 Cumartesi

Tür Bükücü Drama: The Night Of (2016)


Richard Price ve Steven Zaillian, her biri kendi çapında usta iki isim. İlkinin bir oscar adaylığı bulunmakla beraber, ötekinin "Schindler's List" ile kazandığı bir "en iyi senaryo" oscarı bulunmakta. Amerikan dizi sektörünün tarihinin en büyük konumuna geldiği şu günlerde, bu iki ismin bir araya gelerek bir proje ortaya çıkarmış olması da şaşırtıcı değil. Üstelik bunu aklınıza gelebilecek pek çok türü birbirine katarak yapıyorlar. Sanırım usta iki senarist olmanın getirisi de türlerin birbirine karışırken bunun çok doğal olduğunu hissettiriyor olmaları.

The Night Of, gerçekten efsanevi bir pilot bölüm ile başlıyor. Şu an diziyle ilgili hatırladığım anların çoğunluğu bu açılış bölümünde saklı. Başrolde oynayan Riz Ahmed'i Four Lions ve Nightcrawler'daki ilginç ve başarılı performansları ile hatırlıyorum. Bu dizide ise Pakistanlı göçmen bir ailenin üniversite öğrencisi olan akıllı ve çekingen oğlunu oynuyor. İlk bölümde hiçbir zaman tam içinde olamadığı "amerikan kültürü"nün bir parçası olabilme hayali ile bir "kolej partisine" katılmak üzere taksici olan babasının arabasını gizlice alarak uzaklaşıyor. Oldukça müslüman olan ailesine tabiki içkili ve kızlı erkekli bir yere gideceğini söyleyemiyor. Sonrasında bu gece olanları dizi boyunca birkaç kez daha ayrıntılı olarak inceliyoruz ama taksiye binen ve borderline kişilik bozukluğu olduğunu bir psikiyatrist olarak kesinlikle söyleyebileceğim bir kızın hikayeye girmesi ile her şey kabusa dönüşüyor diyebilirim. Kendisini arzulanan bir erkek konumunda bulan Nazir Khan, ne kadar içinden bir ses bunun yanlış olduğunu söylese de uyuşturucu kullanmak, kızın evine gitmek ve masada bıçakla "uç" oyunlar oynamak konusunda kendini engelleyemiyor. Sabah uyandığında gece seks yaptığı kızın vahşi bir şekilde öldüğünü gören Khan, kaçarak sokaklara düşüyor. Ama polisin onu yakalaması çok uzun sürmüyor. İlk bölümün hoş bir drama gibi başladığını, sonra bir gerilime dönüştüğünü ve sonunda polisiyeye kaydığını düşünmüştüm.


Dizinin ilk bölümü kalbinizin aralıksız atacağı bir heyecan fırtınası ama sonrası da neredeyse asla hayal kırıklığına uğratmıyor. Öncelikli olarak diziye, yaşayan en iyi oyunculardan biri olduğunu düşündüğüm John Turturro, Khan'ın avukatı olarak giriyor. Derinlik konusunda çok başarılı olan bu karakter, Nazir Khan karakterinin hapishanede yavaş yavaş antisosyal bir çöküşe uğradığı süreçte, diziyi ayakta tutuyor. John Stone amerikalı bir karakter, ama ağır psöriazisi nedeniyle sürekli yara bere içindeki vücudunun bütünlüğünü korumaya çalışıyor. Çevresindeki insanlarda tiksinti uyandırırken, yoksulların, göçmenlerin, travestilerin avukatlığını yapmaktan kaçınmıyor. Çok zeki bir karakter olmakla birlikte, tamamen melek de değil. Çoğu zaman kendi mesleki çıkarını gözetmekten de uzak durmuyor. Eski eşi, oğlu, beraber çalışmaya başladığı avukat kız, arada bir seks yaptığı fahişe, eve getirdiği kedi gibi bir sürü yan karakter avukat John Stone ile hikayeyi zenginleştiriyor. Sonrasında anlıyoruz ki, aslında hapse düşen müslüman çocuk kadar, erk'ini tekrar kazanmaya çalışan orta yaşlı bir avukatın hikayesini de izliyoruz.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, dizi birkaç bölüm sonra aynı zamanlı ilerleyen bir hapishane draması ve mahkeme gerilimi türlerine el atıyor. İkisini de oldukça iyi becermekle birlikte, ikisini de kendi içinde daha iyi beceren diziler biliyoruz. OZ gibi bir başyapıttan sonra bu dizideki hapishane sahneleri o kadar da gerçekçi gelmiyor. Ama Khan'ın karakterizasyondaki başarısı kendinizi sürekli "Neden, neden!" diye haykırırken bulmanıza neden oluyor. Hapishane dengeleri açısından çok da fazla tahlile tutuşmuyor, ama "tutunmak" için neler yapabileceğini gösteriyor sadece. Kendinizi Khan'ın yerine koymadan edemiyorsunuz. Ben mesela, o hapishanede nasıl hayatta kalabilirdim bilmiyorum.


Bu diziyi bir "Acaba katil kim?" dizisi olarak hayal ediyorsanız yanılıyorsunuz. Dizi kesinlikle Amerika'nın iç dinamiklerine laf eden bir dizi sadece. Öyle ki dizinin sonunda katilin kim olduğu ile ilgili epey bir fikriniz oluşsa da, asla bununla ilgili bir netlik sunulmuyor. Orada anlıyorsunuz ki, dizinin göstermek istediği, bir Müslüman olması ile azınlık konumuna düşen bir gencin, hukuk sisteminin dev dişlileri arasında nasılda öğütüldüğü ve sonsuza kadar damgalanabildiği. Her şeyin biraz hızlı sonuca ulaştığını düşündüğüm -ama yine de tüyler ürpertici olmayı sürdüren- final bölümü, Khan'ın aslında uzun sürmeyen esaretinin bedelini bize göstererek "gerçek" bir sona ulaşıyor.

Çok iyi iki senaristin ortaya çıkardığı bir proje ister istemez, hem türler arası geçişleri ile hem de karakterlerin çok boyutlu resmedilmesi ile etkileyici bir seriye dönüyor. Oyuncu kadrosu ise kendi içinde sürprizler barındırdığından daha fazla isim vermek de istemiyorum. Başı sonu belli olan, uzadıkça sakız gibi elinize gelmeyen bir hikaye izlemek isteyen, 2016'nın en başarılı dizilerinden birine şans vermeli.

7 Kasım 2016 Pazartesi

Fargo Sezon 1 & 2


Fargo ile ilgili bir yazıya "Coen kardeşlerin başyapıtı bla bla bla..." diye başlamamak mümkün değil. Açıkçası Fargo bağımsız amerikan sinema tarihinde o kadar özellikli bir konuma sahip ki, sadece kendisinin güzelliği bir yana, dünya sineması adına da önemli bir film. Kara komedinin uçlarında gezinen bu film, aslında Coen'lerin en iyi filmi değil. (O sıfat Barton Fink'e ait.) Ama içerdiği kara komedi dozu sayesinde Coen'lerin senaristlik konusunda zirve yaptığı eserlerden biri. Hal böyle olunca izleyiciyi aşırı zorlamadan bembeyaz bir kabusun içerisine sürüklerken, 90'lı yılların en hatırlanan işlerinden birine dönüşüyordu. Bağımsız sinemanın da "mainstream" olabileceğini göstermesi ile birlikte 90'ların ortasını tam bir "güzel amerikan filmi cenneti"ne dönüştürdü. Düşününce 90'lar amerikan sineması adına en güzel yıllardı muhtemelen, Coen'ler ise net bir şekilde bu sinemanın zirvesinde oturuyordu.

Fargo'nun dizisini izlemek için çok geç kaldığımın farkındayım. Uzun bir süre film olan Fargo'nun mirasından yiyen hayırsız bir yeğen olarak hayal ettim onu. Çevremdekilerin yorumları, IMDB notu, acayip derecede iyi oyuncuların oynadığını görmem falan bile beni cezbetmedi. Belli ki gıcık olmuştum, Fargo'nun dizisi yapılmamalıydı. Neticede yumuşamamı sağlayan da Coen'lerin yakın arkadaşı ve Sam Raimi'nin benzer bir temaya sahip filmi "A Simple Plan"ın başrolünde oynayan Billy Bob Thornton'ı görmek istediğimi fark etmem oldu. (Billy Bob Thornton hayranlığım aslında Coen'lerin en iyilerinden biri olan "The Man Who Wasn't There" ile zirve yapmıştır.) Fargo'dan en azından birkaç bölüm izleyip devam edip etmeme kararı aldım.

Gördüğünüz üzere 2 sezonu da bitirmiş durumdayım, bu da demektir ki önyargımla ilgili pişmanlık duyuyorum. Bu yazı o nedenle çok geç yazılmış bir yazıdır. Coen'lerin de James Cameron'la birlikte dizinin executive producer'ları arasında olduğunun da altını çizmek isterim.



Sezon 1

Lester Nygaard (Martin Freeman)'ın hikayesi ilk bakışta çok sıradan bir Coen hikayesini andırıyor. Sadece ilk bölümler Coen'lerin derinlikli kara komedisinden yoksun. Daha çok karikatürize bir şekilde bunu yapıyor. Ama ana kötü karakterimizin yine Coen'lerin "No Country For Old Men" filminden fırlamış düzeyde psikopatik olması sayesinde diziye hızla ısınıyoruz. Thornton'ın canlandırdığı Lorne Malvo karakteri, tam olarak kötü bir karakterden beklediğim ayrıntıları içeriyor. Öncelikle gerçekten kötü. Kötü olmak için kötü bile diyebiliriz. İstemeden iyilik yaparken bile kötülük yapıyor hatta. Nygaard'ın içindeki ezik adamı görüp, onun vahşi yönünü ortaya çıkarmaktan aldığı keyif onu gerçek bir insana dönüştürüyor. Ona yardım edenlere ufak şakalar yapıyor, aklını kaçırtmaya çalıştığı süpermarket zinciri sahibine metilfenidat veriyor ve ortalığı çekirgelerle bile kaplıyor. Acımasız bir adam Malvo, ama aynı zamanda ileri derecede zeki. Çünkü işini şiddetle halledemediği zaman, çok da incelikli davranmayı başarıyor. Nezarethaneye düşen ve sonra Rahip olduğuna insanları ikna edebilen bir seri katilden bahsediyoruz. Nygaard'ın "erk"ine kavuşma hikayesi de oldukça keyifli elbette. Hayatındaki anlamsız insanları tek tek ortadan kaldırırken, yavaşça narsisistik bir yaratığa dönüşmesi, hatta sonunda hızını alamayıp hayatını berbat etmesi çok güzel. Hele ölümünün Narcissus gibi bir göle düşerek boğulması sonucu olduğunu düşününce. Bu sezonun bence en keyifli olayı Allison Tolman'ı sektöre kazandırması oldu. Kendisi rolünü o kadar zeka dolu bir şekilde oynuyor ki, Frances McDormand'ın Fargo'daki aşılamaz Marge Gunderson rolüne benzetilmekten kurtuluyor. McDormand oscarlık performansı sırasında gebe bir polis memurunu canlandırıyor ve aklımızı alıyordu. Tolman ise sezonun sonunda gerçekten gebe kalarak, hem Fargo'ya selam çakıyor, hem de sezonun belki de tek düzgün mutlu sonunu bize veriyordu. Onun olduğu her sahneyi hayranlıkla izledim. Sezon sonunda biraz fazla uzatılmış hissi vermiyor değil, sonuçta hikayenin bittiği noktada tekrar başlatmayı seçmiş Noah Hawley. Planının da zaten pek çok sezon boyunca pek çok farklı zaman diliminde Kuzey Dakota ve çevresindeki suç dünyasını anlatan dev bir anlatı yaratmak olduğunu söylüyor. Bu da bizi bağlantılı olan 2. sezona götürüyor.


Sezon 2

İlk sezonun aldığı güzel eleştiriler sonrası Hawley muhtemelen sezonlar boyu sürecek yeşil ışığı görmüştü. Bu noktada oyuncu kadrosunu kesinlikle üst düzey tutmaya kararlı bir biçimde Kirsten Dunst, Patrick Wilson ve Jesse Plemons'u Fargo dünyasına kattı. Bu sezon hakkında denebilecek o kadar çok şey var ki... Açılış bölümünün kafa karıştırıcı yapısına rağmen, 70'ler çekim kalitesi ve sanat yönetimi açısından böyle başarılı pek az yeni eser gördüm. İlk sezon ne kadar Fargo ve No Country For Old Men göndermeleriyle doluysa, bu sezon o kadar Miller's Crossing, The Man Who Wasn't There ve hatta Blood Simple göndermeleriyle dolu. 70'lerin sonunda geçen bir mafya, cinayet, polisiye hikayesinin içerisinde UFO'ları bekler misiniz? Söz konusu Fargo olunca evet. Kirsten Dunst'ın ödül yağmuruna tutulması ise şaşırtıcı değil, kendisi psikoz sınırındaki histerik karakterini canlandırırken senaryoda sadece kendi repliklerini okuduğunu itiraf ediyor. Bu sayede tıpkı Peggy Blumquist gibi inkar mekanizmasını otomatik olarak kullanabiliyor. Karakter sayısında abartılı bir artış söz konusu ve dizi suç değirmenini 3 katman üzerinde kurmaya başlıyor. Sıradan insanlar (Ed ve Peggy), yerel mafya (Gerhardtlar) ve Eyalet mafyası (Mike Milligan ve Kitchen Kardeşler). Bu üç katmanı çözmeye çalışan polislerin de katmanları var ama bunlar bu kadar önemli değil. Tabi kasabanın masum halkı var, ki onlar genelde arka planda helak olmakla meşguller. Noah Hawley senaryo yazımı konusunda epey büyük bir iş başarıyor ve bu kadar karmaşık bir hikayeyi önce kördüğüm yapıp, sonra yavaşça çözüyor. Çözüm geldiğinde ise her şey yerli yerine oturmamış olsa da, beklediğinizden çok daha derli toplu bir final karşınızda duruyor. Baccano diye bir anime vardır, çok fazla bilinmez ama benzersizdir. Fargo'nun ikinci sezonu ile Baccano'yu benzetiyorum. İkisi de izleyiciyi karmaşaya düşürmekten, biraz yormaktan çekinmeden hikayelerini özgürce anlatıyorlar. Karakterlerini derinlikli bir şekilde yaratıyorlar ki her adımda biraz daha kendimizi kaptıralım. Mesela Polis memuru Lou Solverson ile kanserli karısı Betsy'nin hepimizi hafifçe yoran ve hüzünlendiren ilişkisine ikna olmayan var mı? Ya da Betsy'nin babası Hank'in yavaşça ölmekte olan kızına destek olmaya çabalamasından etkilenmeyen? Peggy ve Ed gibi kaçık iki karakterle özdeşim kurup, bir noktada kendini onlarla beraber çıldırır halde bulmayan? İlk sezonki kötü karakterimizden çok daha karmaşık ve çok boyutlu Kızılderili kötü karaktere az da olsa hak vermeyen? Aile üyelerini tek tek kaybeden mafya annesinin trajedisine üzülmeyen? Öte yandan en büyük hayali sıkışıp kaldığı ev kadını rolünden kurtulmak olan Peggy ve kasap dükkanını satın alarak domuz yavrusu gibi çocuklara sahip olmayı hayal eden Ed ise bambaşka sosyolojik bir incelemenin konusu olabilir.
Böyle garip bir sezondu 2. sezon. Bu şekilde ilk sezonun bir adım önüne geçmeyi başarıyordu. Burada Hawley bariz bir zirveye ulaştığı için 3. sezon hakkında endişelenmemek zor.

İlk sezonun 2009 civarı, ikinci sezonun 1979'ta geçtiğini ve 3. sezonun 2013'te geçeceğini hatırlatmak isterim. Bu sayede belki tatlılar tatlısı Molly'yi de görme şansımız olur.

19 Ağustos 2016 Cuma

Stranger Things ile Seksenler Fetişizmi


Stranger Things aniden internete düştüğünde, ilk başta çok da fazla dikkatimi çekmemişti. Ama gördüğüm bir kaç resim ve okuduğum yorumlar kafamda yavaşça Spielberg tadında, hafif X-Files sosu eklenmiş, M83 kliplerinin görselliğine sahip bir dizi olarak canlanmaya başlamıştı. İzlediğimde ise tam olarak bu dediklerimi buldum. Tabi bundan biraz daha fazlası var.

Öncelikle bu diziyi herkese önermek mümkün değil. Ama komedi, bilimkurgu, korku gibi türlerin dengeli bir sentezini görmek isteyenler en azından ilk bölümlere şans verebilir. Çünkü ilk bölümü severseniz, sonrasında diğer bölümler ardı ardına izleniyor. Ekşisözlükte de herkesin ortak yorumu diziyi 1-2 gece içinde bitirdikleri ve sonrasında keşke daha da olsaydı diye üzüldükleri yönünde.

Stranger Things aslında 80'lerin ortasını seçerek mükemmel bir iş yapıyor. Çünkü dizinin fanatiklerini en mutlu eden şey sanırım o yoğun nostalji hissi olsa gerek. Elbette ufak bir amerikan kasabasında geçiyor, bizim 80'lerimizden oldukça farklı. Ama çocukluğuna E.T., Terminator ya da Back to the Future hatta Alien izlemiş herkes bu dizide çocukluğundan çok şey bulacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca görsel değil işitsel olarak da şaşırtıcı derecede isabetli. Genelde John Carpenter'ın müziklerini andıran minimal synthli soundtracki ile kulak dolduruyor. Ama aralara Joy Division, New Order, The Clash gibi efsanevi isimlerin en güzel şarkılarını yedirmeyi de ihmal etmiyor. Duffer kardeşler belli ki çocukluk efsanelerine selam çakmışlar, ve bu projeyi oldukça severek yaratmışlar. Netflix yeşil ışık yakmadan önce 15 ayrı kanalın reddettiği konuşuluyor.

Biraz spoiler ile birlikte içeriğe girecek olursam, dizinin pek çok açıdan klişeleri güzel kullandığını düşünüyorum. Yani dizi o kadar klişe ki, yer yer şaşırdığımı hatırlıyorum, bu klişeyi görmeyeli çok olmuştu diyerek. Klişelerin tekrar orijinal bir hale gelebildiğine tanık oldum. Aslında esas kız, şerif, oğlu kaybolan anne, esas kızın kurban olan iyi kalpli arkadaşı, Freaks And Geeks'ten fırlamış gibi duran geek çocuk grubu, okulun popüler çocuğu, egzantrik bilim öğretmeni gibi tonla klişe karakterin böyle orijinal bir düzenleme ile ortaya serilmesi mükemmel. Ben uzun süredir almadığım, hatta Twilight Zone ve X Files'ın bazı bölümlerinden beri almadığım tadı bu dizide aldım. Özellikle yaratığın ne olduğunu çözmeye çalıştığımız kısımlar ve yaratığın gerçekten dehşet verici bir şekilde ortaya çıkma sahneleri, "öbür taraf" kısımları falan mükemmeldi.

Hikayenin karmaşık ağına bambaşka bir karakter ekleyerek özel güçleri olan çocuk hikayesini bir yaratık hikayesi ile birleştirmeye çalışıyor. 11 çok iyi bir karakter. Klişe elbette, ama ufak Millie Bobby Brown'ın performansı karakteri oldukça derinleştiriyor. Duffer kardeşlerin başarısı biraz buradan geliyor sanırım. Oyuncularından oldukça iyi performanslar alıyor. Diğer başarılı oldukları şey ise gerçekten hepimizin aşina olduğu klişe türleri birbirine eritiyor olması. Şimdi üzerinde deney yapılan süper çocuk hikayesi ile, öbür dünyadan gelen garip Alien-vari bir yaratığı, aynı zamanda çocuğu kaybolan kadının dramı ve şerifin olayı çözmeye çalıştığı polisiye hikayesi ile birleştiğinde 4 dizilik materyali ne kadar cesurca aynı dizi içerisine yerleştirdiklerini görüp şaşırıyorum.

Winona Ryder rengarenk ışıklara doyuruyor izleyiciyi.
Finali aslında beklentilerin birazcık altında kalmış olsa da, toparlamak konusunda oldukça iyiydi. Yaratığın kana gelmesi gibi saçma bir ayrıntıyı zorlayarak yerleştirmiş olsalar da (yani o kadar az kan akıyor olamaz kasabada, en basitinden hastanede ameliyat olan insanlar vs. yok mu?) bunları görmezden gelmek zorunda kalıyoruz. Aynı zorlamayı özellikle bir bölümün sonunda doğru Nancy ile Jonathon'ın durduk yere birbiriyle ormanda kavga etmeye başladığı, Nancy'nin bir ağaç kovuğundan öbür tarafa geçtiği ve orada mahsur kaldığı bölüm sonunda hissetmiştim. Çünkü ne oldu? Diğer bölümün ilk 5 dakikasında tekrar çıkıverdi ve bu sadece izleyiciyi bir sonraki bölüme kadar heyecanlı tutmak için uydurulmuş basit bir oyun oldu o kadar. Tıpkı John Snow'un bir sezon öldürülüp, diğer sezonun başında pat diye diriltilmesi ve bu konunun üstünün hemen örtülmesi gibi bir boşluk duygusu işte.

Ama bölüm sonu güzeldi derken şunu demek istiyorum, 3 farklı ana hikaye grubumuz var. Bir tanesi şerif ve çocuğu kaybolan Joyce'un polisiye takibi/dramı, geek çocuklarımız ve 11'ın gizlenme ve bir yandan arkadaşlarını bulma çabaları, Nancy-Jonaton-Steve aşk üçgeni içerisinde ilerleyen öbür kurtarma timi. Şimdi bu üçü çok sık bir araya gelmiyor ama NJS aşk üçgeni sayesinde yaratık açlıktan saldırıya geçiyor ve onların saçma bubi tuzakları ile hasar almış olarak öbür tarafa kaçıyor. O sıra öbür tarafa geçmiş olan Joyce ve şerif evdeki yaratığın yaralanması ile açığa çıkan izleri takip ederek Will'i bulmaya gidiyorlar, yaratık ise 11'ın adeta katliam yaptığı okul semalarına geldiğinde zaten zayıflamış. Yani döngü tamamlanıyor. Yaratık bir şekilde 11 ile birleşecek ve bu da hikayenin en azından bu kısmının sonu olmuş olacak. İşler o kadar karışmış iken Duffer kardeşlerin sonu böyle güzel toparlayabilmesi şaşırtıcı.

Tabi olan yine canımın için Barbara'ya oldu. Dizinin ölen tek karakteri, belki de en iyi kalpli en esaslı karakteri olan Barb bir şekilde yenilmedi ama sanki içi yaratık pupalarıyla dolduruldu, bilemiyorum. 2. sezona oldukça güzel ipuçları bırakarak bitti. Finaldeki FRP oyununu hatırlayacak olursanız çocuklar tam olarak şöyle diyor: "Ne yani, oyun burada bitti mi? Prensese ne oldu, peki ya şövalye vs.." Duffer kardeşler aslında kendi karakterlerinden bahsediyorlar. Ve sonunda Demogorgan dışında bir ejderha geliyor ortaya. Bunun önümüzdeki sezon karşımıza çıkacak ve öbür taraftan gelecek başka bir varlık olduğu ortada. Zira öbür tarafından tam olarak ne olduğu, yaratığın nereden geldiği (bazıları 11'ın zihninin ürünü olduğunu bile söylüyor.)  hiç açıklanmış değil.

Umarım bu güzel atmosferi bozmadan şöyle bir 2 sezon daha gidersin. Çünkü senin yerine geçebilecek pek bir şey yok sevgili Stranger Things.