albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2016 Perşembe

Kaytranada'dan Elektronik, Funk ve Rnb Güzellemesi: 99.9%


Kaytranada'nın henüz 24 yaşında genç bir müzisyen olması insanda haset uyandırıyor. Kanada doğumlu, Haiti kökenli bu adam, şimdiden ülkesinin en prestijli ödüllerinden biri olan Polaris müzik ödülünü kazandı. Üstelik Grimes ve Carly Rae Jepsen gibi iki sükseli ismi geçmeyi başararak...

Öncelikle yılın en tatlı müzik videolarından biri olan Lite Spots'a göz atmanızı öneririm. Bir robotun başrolünde olduğu bu kadar güzel ve tatlı bir şey izlemeyeli çok oldu. (Chappie'yi izlemediğimi belirteyim.)


Kaytranada, bu albümünde oldukça geniş bir spektrumda geziniyor. Açılış şarkısı Track Uno, başlı başına güzel bir IDM eseri. Ama Kaytranada daha çok rnb sularında gezinmeyi seven bir adam. Yılın en iyi albümlerinden biri olan Frank Ocean'ın Blonde'u ile kıyaslamak yersiz olacaktır. Ocean kendini ciddiye alan bir adam, Kaytranada ise müziğinin olabilecek en tatlı hale gelmesi için özel bir çaba sarfediyor. Albümün en güzel şarkılarından biri olan Got It Good (Feat. Craig David) bunun en güzel örneklerinden biri. Dinlemeye doyamayacağınız bir şarkı. Üstelik çoktan unutulmaya yüz tutmuş Craig David'i görmek bile bende nostaljik bir etki yaptı. (En son lisede dinlemiştim herhalde.)

Yaz ayları için ideal bir albümdü muhtemelen, ben ne yazık ki kışın en soğuk günlerinde kendisi ile tanıştım. Together içinizi ısıtacak bir şarkı. Sonrasında gelen Drive Me Crazy ise albümün çeşitliliğinin ürünü olan bir hiphop şarkısı. Finaldeki gitar solosu gerçekten şaşırtıcı.

Weight Off ise güzel bir düzenlemenin ürünü. Davulları çok başarılı buldum. Özellikle dikkatle dinlenildiğinde şaşırtıcı ayrıntılarla dolu. Bu şarkının şaşırtıcı bir yanı da kompozisyondaki denge. 24 yaşında olmasına rağmen bu kadar tecrübeli yaklaşabiliyor olması şaşırtıcı. Kaç tane 20 yaşında müzisyen şimdiden Madonna'nın turnesinde en az 2 konsere ön grup olmayı başardı ki?


Glowed Up ise daha minimalistik sularda yüzen, albümün en iyi şarkılarından biri. Anderson Paak'in vokalleri ile birlikte hafif tembel ritmi iki müzisyenin de tam olmak istedikleri yerde durduğunu düşündürüyor. Son bir buçuk dakikası ise bambaşka bir şarkıya dönüşüyor ve zaten güzel olan şarkı beklenenden çok daha iyi bir şekilde sona eriyor.

Breakdance Lesson N.1 ise albümün en başarılı synthlerinden bir kısmına sahip, acayip bir synth şarkısı. Bu hali ile eski bir Daft Punk albümünde kendine yer bulabilirmiş. Yukarıdaki klipte de dinlediğiniz Lite Spots ise albümde misafir müzisyen olmayan az şarkıdan biri. Aslında Brezilyalı şarkıcı Gal Costa'nın "Pontos de Luz" isimli şarkısının remixlenmiş hali olduğunu düşününce bunun çok da doğru olmadığını düşünüyor insan. Merak uyandıran ise Kaytranada'nın bu şarkıyı nereden arayıp bulmuş olduğu.

Albümde 15 şarkı var. Hemen hemen her şarkının kendi başına iyi olduğunu düşünüyorum. Elbette bir albüm olarak en büyük kusuru da aslında burada. Bütünlüklü bir eserden ziyade, genç bir müzisyenin kendini kanıtlama çabasını dinliyorsunuz. Kendini oldukça da iyi kanıtlıyor aslında. Bu kadar genç yaşta böyle bir DJ'lik yeteneği, bu kadar iyi bir kulak zor bulunur. Kanada'nın en ümit vaadeden elektronik müzik adamlarından biri olacağını söyleyebilirim.

18 Aralık 2016 Pazar

Kanye West - The Life of Pablo (2016)


Bu albüm hakkında bir şeyler yazmak için çok geç kaldığımı biliyorum. Nedense bir şekilde geriden takip ediyorum bu sene güzel albümleri. 2016 müzik açısından ne kadar aşmış bir yıl olduysa, hayatım açısından da o kadar kötü bir yıl oldu. Çoğu zaman müzikten zevk alacak birkaç adet dopamin molekülü bulabildiğime şaşırıyorum.

Kanye West tüm albümlerini istisnasız dinlediğim az müzisyenden biridir. Hip hop benim için en itici müzik türü iken (ki aslında bu metaldi ve öyle kalacak gibi görünüyor.) Kanye daha önce kimsenin yapamadığını yapmış ve College Dropout ile beni "ritimle konuşan adamlar" önyargısından kurtarmıştı. Hiphop, pop müziğin herhangi bir alt başlığı gibi inanılmaz düzenlemelere, hikayelere, melodilere sahip olabiliyordu. Kanye'nin ilk 3 albümü oldukça kusursuz işlerdir. Bazıları Graduation'ı pek sevmez ama ben en iyi albümlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Üstelik kısmi hayalkırıklığı yaratan 808s&Heartbreak'in popsu atmosferine bir hazırlık da teşkil ediyordu. Tabi sonrasından tüm zamanların en iyi albümlerinden biri olarak rahatlıkla kabul edilebilecek My Beautiful Dark Twisted Fantasy geldiği için bu aralar artık şikayet edecek kimse bulamazsınız. Sonrasında gelen Yeezus ise bir nevi geri adım gibiydi, ama tamamen bambaşka bir müzik türüne dönmüştü Kanye. Bu açıdan geriye dönüp tüm kariyerine baktığımda, birbirinden farklı şeyler denemeyi alışkanlık haline getirmiş cesur bir adam görüyorum. Kanye'nin müziği gerçekten mutfaktan oluşuyor. Mükemmel düzenlemelerin adamı ve kulağı o kadar iyi ki ölümcül bir melodiyi onun kadar iyi yakalayabilen çok fazla rapçi görmedim. Neredeyse varolan bütün müzik türleri arasında özgürce gezindi, hep kendini ve özel hayatını anlattı. Bunaltıcı derecede narsisist olmasına rağmen asla sıkıcı hale gelmedi. Eksik yanlarını kapatmak için yarattığı grandiyöz kendilikle yeri gelince dalga geçmesini de bildi.

Life of Pablo'nun bunların üstüne, benim tarafımdan bu kadar geç dinlenmesinin sebebi, hem 2016'nın berbat bir yıl olması, hem de albüm hakkında kötü yorumlar okumuş olmam. Pitchfork bir şekilde 9.0 vermişti ama onların Kanye'yi nikahlarına alacak kadar sevdiklerini bildiğimden pek objektif bir puanlama olmadığını düşünüyordum. Yıl sonu listelerinde klibini izleyip, sonrasında bağımlısı olduğum "Fade" olmasa, bu albümü kim bilir ne zaman dinleyecektim. Şimdi söyleyebilirim ki, iyi ki dinlemişim. Yılın en güzel albümlerinden birini az daha kaçırıyordum.

Tek tek şarkıları anlatmak gibi bir işe girişmeyeceğim. Pablo'nun hangi pablolar olduğu ile ilgili klasik cümleler kurmayacağım. Ekşisözlükte bunu benden daha iyi yapan insanlar olmuş, ben de onları ilgi ile okudum. Yine de birkaç bir şey söylemek istiyorum.


Kanye sanırım bu albümde bugüne kadarki en kusurlu prodüksiyonunu ortaya çıkarmış, ama bir şekilde bu asla batmıyor. Aşırı maksimalist kusursuzluğunu bir kenara bırakması bile güzel. Ortaya tek tek şarkılarını severek dinleyeceğiniz bir albüm çıkmış, bir konsept albüm yerine. Açılış şarkısı "Ultralight Beam" gerçekten güzel bir şarkı mesela, gospel havasına sahip oldukça "feel good" şarkısı. Kanye hayatının ne kadar yolunda gittiğini çok tatlı bir şekilde ifade etmiş. (Pitchfork'un yılın şarkısı ödülü elbette abartı.) Sonrasında gelen Father Strech My Hands Pt. 1 ve Pt. 2 nostaljik sözleriyle oldukça dokunaklı, müzikal anlamda da şahane eserler. Özellikle Pt. 2'nin birden 90'lar latin popuna göz kırpan ritmi şaşırtıcı. Tekrar dinlenebilirliği oldukça yüksek. Auto-tune kötüye kullanımı da burada daha mantıklı düzeye inmiş görünüyor.

Famous ise bence kesinlikle klasik bir pop şarkısı değil. Elbette kendine MBDTF'de de yer bulabilirmiş. Rihanna elbette bu şarkıda adeta bir görev adamı gibi vokalini teslim etmiş. Zaten o olmadan bir Kanye albümü olabilir mi emin değilim. Özellikle Nina Simone coverı yaptığı kısım epey iyi. Yıl sonu listemde olacağını düşündüğüm bir şarkı. Çünkü gerçekten zıt duygular arasında geçiş yapıyor. Kanye'nin bu albümü çoğu zaman epey thug-life tadında giderken, inanılmaz tatlı bir havaya bürünüyor. Oğlu Saint doğduğundan beri böyle bir ruh halinde sanırım.

Feedback'in endüstriyel sample'ı, Lowback'in nostaljisi, I Love Kanye'nin komedisi, Waves'in tekrar düzenlenmekten bir hal olduğu haberleri (ve Chris Brown'ın beğenilmeyen vokalleri) falan derken albüm geçip gidiyor. Highlights ve Freestyle 4 ise erken erişim oyunları gibi, daha çok üzerinde uğraşılması gerekirken yarım bırakılmış şarkılar gibi duyuluyor. Neyse ben daha çok bayıldığım kısma odaklanacağım.

Albümün FML ile başlayan birkaç şarkısı epey epey epey iyi. Standart pop bir Kanye albümü dinlediğimi düşünürken kendimi oldukça dokunaklı bir atmosfer içinde buldum. Sanırım benim eskiden beri sevdiğim Kanye West, hep bu hüzünlü noktalara dokunan adam. Never Let Me Down, Homecoming ya da Through the Wire'ı yapan adam. FML tüyler ürpertici bir opera gibi ilerlerken modunuzun yavaşça huzurlu ortamdan uzaklaşıyor ve West'in dev kendiliğinin içinde gizlediği kırılgan kısımlara girmeye başlıyorsunuz. The Weeknd'i de hiç sevmem ama bu şarkıda olmuş. Mükemmel bir şarkı ama daha da iyisi pek yakında duruyor (Wolves). Real Friends aynı moodu devam ettiren ağır bir şarkı. Tabi şarkının adının da epey dışa vurduğu gibi, "Gerçek dost mu, o da ne?" modunda ağladığı bir şarkı olmasına rağmen Silent Hill müziklerinden sample'lanmış gibi bir his veriyor. Sonrasında da albümün en güzel şarkısı olduğuna sonunda ikna olduğum Wolves geliyor.


Wolves'u şimdiden yıl sonu listemde güzel bir yerde görebiliyorum. Hatta az önce yukarıda saydığım hüzünlü Kanye klasikleri arasına koyuyorum. Auto-tune bile zerre rahatsız etmiyor beni. Huzuru bulmuş Kanye West'in bile yaşadığı kaybetmek korkusu bu kadar iyi anlatılamazdı. Kavinsky'nin Nightcall'u ile aynı kurt seslerini sample'ladığı (ve autotuneladığı) için ayrıca şaşkınlık yaşadım. Arada Sia da giriyor ve yine Rihanna gibi, konuk sanatçı olarak görevini yerine getiriyor. Ama tabi Kanye'nin konuklarına seçtiği yerler her zamanki gibi oldukça isabetli. Wolves ilk dinleyişte pek hakkını verebileceğiniz bir şarkı olmayabilir, ama biraz içinizde büyümesini bekleyin. Frank Ocean bu şarkının outro'su da sayılabilecek olan 38 saniyelik bir Frank's Track söylüyor. Evet, adı bu. Adam yerin hazır demiş gibi.

Fade veya No More Parties in L.A. gibi süper şarkıları yazmak bile istemiyorum, zira onlar çoktan internet aleminde fazlası ile toz kaldırdılar. Ben sadece bunu yakalamak için çok geç kaldım. Kanye West yılın en iyi albümünü yapmamış, ama en "yeniden dinlenebilir"ini yapmış olabilir. Bu açıdan diğer albümleri için de geçerli olan bu durum, bütün egoizmine rağmen nasıl da işinin hakkını verdiğini gösteriyor. Kanye yapsın, biz daha uzun yıllar dinleyelim. Kardashian ve çocuklarla mutlu bir ömür diliyorum kendisine.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Nick Cave & Bad Seeds - Skeleton Tree (2016)



Nick Cave'in sevenlerinin kalbinde özel bir yeri vardır her zaman. Gelmiş geçmiş en karizmatik singer/songwriter olması bir yana, müzik ile hikaye anlatımı konusunda kimsede olmayan bir yeteneğe sahip olduğunu düşünürüm. Bu yeteneği zamanla edebiyata ve sinemaya da geçti zaten. Nick Cave yaşlandıkça ışığını kaybedenlerden değildir üstelik, 2001 tarihli "No More Shall We Part" benim şahsi favorim olmakla birlikte, sonrasında yaptığı albümlerin de gerçekten iyi olduğunu söylemek mümkün. "Abattoir Blues/The Lyre Of Orpheus" mesela, gerçekten çok iyi bir albümdü. Üstelik bunlar ciddi olgunluk dönemi eserleriydi. "From Her to Eternity" veya "Murder Ballads"ın çok uzağında, bambaşka bir insanın elinden çıktığını hissettiren albümlerdi. Ama temalar genelde sabitti, ve bunlardan en belirgin olanı da her zaman "ölüm"dü.

"Skeleton Tree" ile ilgili okuyacağınız tüm yazılar, üzücü bir olaya işaret edecektir. Sanırım albümü bu üzücü olayın karanlığından uzakta değerlendirmek mümkün olmayacak. Albümün kayıtları sırasında Nick Cave'in oğlu bir tepeden düşerek hayatını kaybetti. Albümün kayıtları yarıda bırakıldı ve bu ani ölümün karmaşık yası işin içine girdi ister istemez. Tabi şarkıların bu olayın öncesinde yazıldığını, ama kaydın bu olaydan sonra yapıldığını düşününce, en azından atmosferde, düzenlemelerde ve Cave'in sesinde etkilerini hissetmek mümkün. Dahası bence şarkıların sözlerinde de ufak oynamalar olabilir. "One More Time With Feelings" belgeselini izleyince bu soruların cevabını daha iyi öğrenebileceğiz. Ama şimdiden aldığım duyumlar, gerçekten sözlerde bir takım doğaçlamalar yaptığı yönünde.

Albüm inanılmaz bir açılışa sahip. "Jesus Alone" tekinsiz ve zorlu bir giriş yapıyor albüme. "You fell from the sky, crash landed in a field" diyerek başlıyor. İster istemez, burada oğlundan bahsettiğini düşünmeden edemiyorum. Şarkının yoğun synthler içindeki klostrofobik tonu etkileyici. Hemen arkasından gelen "Rings of Saturn" açılış şarkısından tamamen bambaşka bir tona geçiş yapıyor. Cave'den beklemediğim değişik bir vokal performansı var ve şarkının neredeyse neşeli bir tonu olduğunu düşünüyorum. Müzikal anlamda albümün en güzel düzenlemeleri bu şarkıda saklanıyor.

Ardından gelen "Girl In Amber" albümün en hüzünlü eserlerinden biri, ve yine ani bir ton değişikliği yaşıyor. Cave gerçekten ağlayarak söylüyor adeta, eşi için bestelediğini düşündüğüm bu şarkıyı. Yaşanan acının eşi açısından nasıl zorlu bir süreç olduğuna dair detayların varlığı ile birlikte. "If you want to leave, don't breath" diyor adeta öğüt verircesine. "Magneto", filme adını veren "One More Time With Feeling" sözünü içeriyor. Daha çok eski eroin kullanımından bahsettiği yavaş ve karanlık bir şarkı.

Albümün 2. yarısı, ilk yarının yarattığı beklentinin üstünün çıkıyor. Hatta diyeceğim o ki, ilk yarı güzel bir Cave albümü iken, ikinci yarı albümü en iyilerden biri haline getiriyor. "Antrocene" değişik bir davul melodisi ve synth'lerle aksak bir şekilde başlıyor. Piyanolar ile birlikte Cave, Mallick'in "Tree Of Life" filmini anımsatan bir felsefi hava yakalamayı başarıyor. Hatta bana Scott Walker'ın son dönem albümlerinden fırlamış kadar esrarengiz geldi. Sonrasında ise albümün merkez şarkısı geliyor. "I Need You" gerçekten tüyleri diken diken eden bir başyapıt diyebilirim. Lafı dolandırmayacağım, şarkının oğlunun ölümünün ardından kaydettiğini biliyorum. Bu bakış açısı ile bu şarkıyı dinleyen kimsenin gözlerinin yaşarmaması imkansız. "One More Time With Feelings"'te "You're still in me - Hala içimdesin" repliği ile ilgili şunu söylüyormuş Cave: "Arkadaşlarım oğlumun ölümü sonrasında onun hep kalplerinde yaşamaya devam edeceğini söylediler, ben de onun hala kalbimde olduğunu ama yaşamaya devam etmediğini söyledim." Cave dünyanın en güzel sesli vokalisti değil, ama bu şarkıda güzel söylemesine bile gerek yok. Bu kadar duygu ile söylenmiş bir şarkıyı, Sufjan Stevens'ın annesinin ardından yazdığı "Carrie and Lowell"den beri duymamıştım.

Albümün yükseliği burada bitmiyor, sonrasında gelen "Distant Sky" albümün ilk yarısındaki karanlıktan biraz daha uzaklaşıyor ve duygusal kıyılara iyice yanaşıyor. Soprano Else Torp'un Cave'e eşlik ettiği bu şarkı gerçekten Cave'den beklediğim kadar kırılgan bir ruh haline bürünüyor. Torp'un söylediği kısımlar o kadar duygusal ve bariz şekilde oğlu ile ilgili ki Cave'in bunları söylemeye dayanamamış olduğunu hissettiriyor. "Murder Ballads" dışında Cave dışında başka birinin şarkı söylediği görülmemişti Bad Seeds albümlerinde. Şok üstüne şok yaşıyorum şarkının güzelliği ve Else Torp'un başarısı karşısında.

Kapanış şarkısı "Skeleton Tree" mükemmel 3 final şarkısının sonuncusu oluyor. Orijinalinin çok daha sert olduğu söylenen bu şarkı, Slowdive şarkılarından fırlayan bir gitar ve piyano melodisi ile başlıyor. Bütün bu felaketin sonucunda huzura bulmaya dair bir arayış bu aslında. Hiç bitmeyecek bir acıya alışmakla ilgili duygularını ifade ediyor. "It's Alright Now" diyerek bitiriyor albümü. İlk defa ölüm Cave için ilginç bir hikaye değil de yüzleşilmesi gereken çok ağır bir yük. Ve bir şekilde bununla başa çıkmaya çalışıyor. Son 3 şarkıyı gözlerim yaşarmadan dinlememin yolu yok.

Sufjan Stevens örneğinde olduğu gibi, yetenekli müzisyenlerin ciddi kayıplar sonrası yaptıkları albümler insanın boğazını düğümleyen cinsten oluyor. Cave müzik adına bu kadar iyi bir yılda, en iyi albümlerden birine imza attı. Üstelik bunu, özgünlüğünü kaybetmeden ve kendi sınırlarının daha da ötesine geçerek başardı. Kariyerinin en özel albümlerden biri olduğunu ve sadece hayranlarının değil, müzik seven herkesin bir şans vermesi gerektiğini düşünüyorum.

2 Eylül 2016 Cuma

James Blake - The Colour In Anything



James Blake’in “Limit To Your Love” cover’ını dinlediğim gün, bu adamın yapacağı her işi takip edeceğimi düşünmüştüm. Gerçekten o dönemler kafamdan geçen müziğin çok klasik bir örneğiydi. Bir cover olmasına rağmen orijinalini aratmıyor, hatta ortaya bambaşka bir şarkı çıkarıyordu. James Blake tüm şarkılarını kendi yazıyor, çalıyor, söylüyor olsa da, bunların hiçbirini mükemmel yapmıyor aslında. Onu benzerlerinden özel yapan şey, elektronik müziği bir yandan inanılmaz sade, ruh dolu şekilde icra ediyor olması. Kendine özgü bir atmosfer yaratabiliyor ve gerçekten kendinizi onunla aynı odada oturuyormuşsunuz hissine büründürüyor.

Daha önceki 2 albümü “James Blake” ve “Overgrown” birbirinden ilginç şarkılar barındırıyordu. Ama bu iki albümü birbirine oldukça yakın, hatta birbirinin devamı gibi görüyorum. “Overgrown”u dinlediğimde aynı güzel müziğin değişik çeşitlemeleri olarak düşünmüştüm. One Love’da 2 sene önce canlı dinlemek ise oldukça etkileyici bir tecrübeydi. Bu sene benim çok sevdiğim ve blogumda da bahsettiğim iki isimle çalıştığını öğrenince heyecanlandım. Bunlardan biri taze albüm çıkarmış olan Frank Ocean. (Albümleri Endless ve Blonde’un eleştirilerini okuyabilirsiniz.) Diğer ise albümün ilk single’ı “I Need A Forest Fire”ı beraber besteleyip söylediği, yakında albümüne kavuşacağımız Bon Iver. (Albümü 22, A Million’ın ön incelemesini ve yeni şarkı 33 GOD’ı okuyabilirsiniz.) Blake normalde kendi müziğine dışarıdan gelecek etkilere karşı hassastır. İlk iki albümde beraber çalıştığı kişi sayısı o kadar az ki, tam bir singer/songwriter hassasiyeti ile bu izolasyonu korumaya çalıştığını düşünmüştüm.

Blake, kendini tekrar etmemeye yemin etmiş belli ki. Çünkü bu albüm ile beklentilerimin dışında bir iş ortaya çıkarmış. Ve ben bundan oldukça memnun kaldım. Öncelikle şarkılar değişmiş, şarkı yazımı derinleşmiş ve eski acı tatlı elektronik minimalizmi terketmiş. Epey karmaşık ve değişik denemeler yapıyor. Her birinde başarılı olabiliyor mu, orası sorgulanır belki. Ama bu sefer “I Hope My Life (1-800 Mix)” gibi kitsch bir sample ile ilerleyen ya da “Always” gibi zorlayıcı düzenlemeleri olan şarkılara yer vermiş. Albümün en güzel anları bunlar olmasa da, kesinlikle en şaşırtıcıları bunlar. Albümün bitiş şarkısı “Meet You In Maze” bu açıdan altı çizilmesi gereken bir şarkı çünkü albümün en iyilerinden biri olması bir yana, acapella bir deneme olarak çok çok iyi.


Daha alışıldık sularda yüzdüğü zamanlarda ise yine dinlemekten keyif alacağınız işler çıkarıyor. Albümün çıkış şarkısı gibi görünen, açılış şarkısı “Radio Silence” eski albümlerde de kendine rahatlıkla yer bulabilecek bir klasik. Hatta bu albümde Blake’in vokal performansını biraz geliştirdiğini de düşünüyorum. Albümün en rahat dinlenecek şarkısı olabilir. “Points” ise daha çok soul/rnb tadına yaklaştığı bir şarkı ve ben düzenlemelerini çok beğendim. Başta minimal bir synth melodisi ve Blake’in sesi ile başbaşasınız, sonra vokali alıp kesip yapıştırmaya başlıyor. Şarkı yavaşça kontrolden çıkıyor, ama asla dinginliğini kaybetmiyor. “Love In Whatever Way” piyano başında söylenmiş yoğun ve duygusal bir ballad. Ballad demişken, sanırım tüm şarkılar bir anlamda öyle. Blake bitmek bilmeyen bir aşk acısı ile yazmış tüm şarkıları. Şarkı sözleri çok orijinal kelimeler içerse de, çoğu zaman aşk temasından asla uzaklaşmıyor, o açıdan beklentilerinizi aklınıza gelebilecek her anlamda aşk acısı dinleyecek şekilde ayarlayın.
Albümde 17 şarkı var ve 70 dakika civarı sürüyor. Bu süre oldukça hızlı geçiyor, o açıdan gözümün korktuğu gibi olmadı. Şarkılar çok nadiren birbirini tekrar ediyor. Aksine her şarkı ile farklı bir şeyler deniyor olması albümü ilgi ile dinlemenizi sağlıyor. Her şarkıdan tek tek bahsetmek çok zor olacak olsa da birkaç şarkının daha altını çizmek isterim. “Put That Away and Talk To Me” tam bir Björk-vari şaheser, bolca vocoder içeriyor olması herkes çekmeyebilir. “My Willing Heart” ise tatlı ve romantik melodisi ile kalbimi sızlattı açıkçası, albümün orta bölümünün en sevdiğim şarkısı olabilir. Üstelik hafif bir orkestrasyon bile içeriyor. Albümün hit şarkılarından biri sayılabilecek “Modern Soul” yine Blake’in kendi güvenli sularında yüzdüğü türde bir şarkı, yine de sonuna doğru gelen şahane kopmayı kulaklıklarla dinlerseniz tüylerinizi diken diken edecektir. Albüme adını veren “The Colour In Anything” ise sanatçının muhtemelen ilerleyeceği yol açısından bir ipucu. Bir laptopa ihtiyacım yok, ben zaten müziğimi icra edebiliyorum diye bağırıyor.

Bitirmeden elbette “I Need a Forest Fire”dan bahsetmemek olmaz. Albümün en iyi şarkılarından biri, belki de en radyo dostu olanı. Üstelik peygamber kıvamına gelmiş olan Bon Iver’ın ciddi bir vokal performansı mevcut. Ben şarkının klasik olmanın ucundan döndüğünü düşünüyorum. Bon Iver, Blake’ten iyi bir vokalist, ama şarkıyı “huu” diye bağırarak açıyor ve bunu şarkı boyunca yapmaya devam ediyor. Şarkının kendini tekrar eden bir yanı da var sanırım. Müzik videosu ise bence mükemmel bir fikir etrafında dönüyor. (İzleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız.)

Bu albüm, diğerleri gibi çok ön plana çıkan klasikler barındırmıyor, ama albümde atlayacağım şarkı neredeyse yok. 17 şarkılık dev bir albüm için bu büyük bir başarı. James Blake’in şimdilik en iyi, en olmuş albümü gibi duruyor. Gerçekten bu işi ne kadar sevdiğini ve ne kadar yüreğini ortaya koyduğunu görmek sevindirici.