Kategoriler

sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2017 Pazar

Neredeyim?

Yaklaşım 1 aydır bloguma bir şeyler yazmadığının farkındayım. Üstelik çok düzenli bir şekilde yazarken aniden, bıçakla kesilir gibi kesildiğinin. İşin aslı burada yaptığım şeyin tıpkı en başta da söylediğim gibi, bir çeşit pratik olduğunu, bana hala hayatta olduğumu hissettiren bir şeyler yapmak olduğunu düşünüyordum. Bu blog darbe girişiminin öncesi güne denk gelen bir talihsizliğe sahip. Bu satırlarda bulmak zor olsa da, aslında bundan sonra her şey tepetaklak gider oldu. Depresyonumu ifade etmek zor, zaten amaç biraz da onlardan kaçmak. Bu satırları internetin koca çöplüğüne bırakırken aslında tarihe bıraktığımı düşünmek saflık olur. Çünkü ben yok olduğumda kimsenin açıp burayı okuyacağını sanmıyorum. Şu an bile buraya sadece tarama botları bakıyordur herhalde.

Aradan geçen zamanda bir müzik sitesinde yazmaya başladım.
https://plakdukkani.org/
Oldukça keyif alır oldum ve buraya harcadığım enerjiyi oraya harcamaya başladım. Başta iki taraflı yürütebilirim gibi gelmişti, ama sonunda bunun olmadığını anladım. İşimin ne kadar çok zamanımı aldığını ve kendime ne kadar az zaman ayırabildiğimi, hepsinden öte enerjimi nasıl korumam gerektiğini öğrenmem gerekti. Malum psikanaliz süreci toplam enerjimi büyük bir kısmını tükettiğinden, aslında ben kalan enerjiyi ekonomik bir şekilde harcamayı öğrendim. Plak dükkanı güzel yazıların olduğu, amatör ruhunu koruyan, iyi müzik dinleyen insanların olduğu bir site. Benzeri sitelerin (örneğin playtusu vs...) çokbilmişliğine, şımarıklığına ve ortamcılığına sahip değil. Plak dükkanı daha düzgün bir çizgide ilerliyor ve daha az okunuyor olsa da, daha çok parçası olmak isteyeceğim bir site.

Bu zaman diliminde ayrıca uzun süredir izlediğim en iyi filmi izledim. American Honey. Gerçekten bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim ama bayıldım. Nefesim kesildi hatta. Bu kadar destansı bir aşk ve kendini bulma öyküsü izlemeyeli çok olmuştu. Her yerini sevdim. İstisnasız. Hatta soundtrack albümü hakkında bir yazı da yazdım:
https://plakdukkani.org/soundtrack/2017/01/27/american-honey-cekme-kaset-tadinda-bir-soundtrack/

Bunun dışında 2-3 hafta önce bu ülkede daha fazla yaşayamayacağıma ikna olarak Almanca öğrenmeye karar verdim. Çılgınca bir karardı ve bir doktor olarak Almanya'ya gitmenin zorluklarının farkındayım ama aklıma başka bir ihtimal gelmiyor. Tekrar baştan USMLE gibi bir sınava hazırlanmayı Almanca öğrenmekten daha zor buluyorum. Hem de Trump gelir gelmez olan bitene bakılırsa, Amerika'ya gitmek o derece mantıklı bir karar gibi görünmüyor. Almanya da iyi değil ama sanırım tüm dünya sağcılaşıyor, ırkçılaşıyor artık. Bunu durdurmanın bir yolu da yok, her şey etki tepki gibi ilerliyor.

Her neyse, inceleme yazılarımı blogumda yazmaya ara vereceğim sanırım. Plak dükkanında sinema yazmıyorum ama yine de içimdeki enerjiyi dışarı atmamı sağlıyor. Üstelik arkadaşlarımla paylaşabiliyor olmam, yazdıklarımı paylaşmak konusundaki çekingenliğimi de aldı.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Başı Sonu Olmayan Hikaye: Arrival (2016)


En sevdiğim film türünü sorsanız hiç düşünmeden bilimkurgu derim. Diğer yandan düzgün bir örneğini bulmanın en zor olduğu film türü de bilimkurgudur. Ama iyi bir bilimkurgu başka hiçbir şeye de benzemez. İyi bir bilimkurgu bittiğinde günlerce aklımdan çıkmaz, bir arkadaş gibi günlerce benim yanımdadır. İşte bu "iyi bilimkurgu" denilen şeye de yılda bir, bilemedin iki tane rastlarsam öpüp başıma koyarım.

Denis Villeneuve, Kanada'daki bir okul katliamını anlattığı Polytechnique'ten beri takip ettiğim bir yönetmen. Incendies ile ondan beklenmeyen bir çıkışa imza attığında da oradaydım. Ama genel izleyicinin tam karşısında duruyordum, çünkü gereğinden fazla önem atfedilmiş bir filmdi. Özellikle sert ama sulu sonu hikayesini inandırıcılıktan uzağa sürüklüyordu. Ama problem Villeneuve'de değildi elbette. Prisoners geldiğinde ise fırtınalar tekrar koptu. Bu sefer ben iyice kendimi uzaklaşmış hissettim, çünkü gereğinden uzun süresine rağmen başarısız bir polisiye/gerilimdi. Başarısız olduğu kısım yine senaryo ile ilgili problemlerdi gerçi. Villeneuve'ün yönetmenliği filmde en aklımda kalan şey olmuştu. Aynı sene çıkardığı, ve daha az dikkat çeken başka bir filmi, Saramago uyarlaması olan Enemy ise bence gayet güzel bir filmdi. Bu film sayesinde sıradan bir yönetmen olmaktan çıktı gözümde ve iyi bir senaryo bulduğunda döktürebilen bir adam olduğuna ikna oldum. Hemen sonrasında ise geçen senenin en iyi filmlerinden biri Sicario ile geldi. Oyuncularından senaristine kadar herkesin döktürdüğü, uzun yıllardır yapılmış en iyi suç dramasıydı. Sonrasında bir bilimkurgu filmi üzerine çalıştığını okuyunca heyecanlanmaya başlamıştım.

Bu uzun girişi yapma sebebim, yönetmenin bu film için öneminin altına çizmek istemem. Villeneuve asla çok güvendiğim ya da favorilerim arasına koyduğum bir yönetmen değildi. Bu film de bunu tam olarak değiştirmiyor, ama sonunda kendine has bir tarzı olduğunu, artık ismini bir imza gibi kullanabileceğini ispatladı. "Arrival", Nolan'ın "Interstellar"ından beri büyük bütçeli felsefik bilimkurgulara aç kalmış insanları doyurabilecek malzeme sunuyor. Ama aynı kitleyi aynı şekilde ikna edemeyeceği de kesin.


İki filmin birbiri ile sık sık kıyaslandığını göreceksiniz. Nolan'ın karmaşık ve epik filmi ile Villeneuve'ün 40 milyon dolar bütçesi ile mütevazı bir şekilde çektiği film neden kıyaslanır. Benzer bir zamansal karmaşayı ele almalarından dolayı muhtemelen. Nolan'ın filmlerinde son dönem iyice ortaya çıkan temel dert, aynı zaman da son Dark Knight filmini de filmografisinin dibine sürükleyen şey, kendini fazla ciddiye alırken diyalogları ile insanı bunaltan bir kasıntılığa sürüklemesiydi. Interstellar o kadar karmaşık ve karakterle dolu bir bulmacaydı ki, bütün bu yükün altından kusursuz bir şekilde çıkması imkansızdı. Karakterlerin "aşk"la ilgili şiirsel laflar ettiği, zaman kırılmalarının sonsuz bir dramaya malzeme olduğu, bilim kurallarının filmin heyecanı uğruna gevşetildiği garip bir sarmal. Yine de keyifle izleniyordu ve benzeri pek fazla film bulmak da mümkün değildi, sadece görselliği ile bile tekrar tekrar izlenebilecek potansiyele sahipti. Villeneuve ise Ted Chiang'in "The Story Of Your Life" isimli öyküsünden uyarlanmış bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Büyük ve karmaşık bir malzemesi yok, tonlarca karakteri, bambaşka gezegenleri, karadelikleri ya da yıldızlararası yolculuk sahneleri yok. Film boyunca dünyadan hatta belirli bir alandan neredeyse hiç ayrılmıyoruz, ama yine de insanı güzelliği ile çarpıyor.

Interstellar'ın sorunu karmaşası ve kasıntı hissiyatı ise, Arrival'ın başardığı da tam olarak bu. Makul bir sürede, sadece iki ana karakteri (ve 2 uzaylı karakteri) tekrar tekrar karşı karşıya getirirken, bir yerden sonra hoş bir kakafoni halini alan kurgusu ile izleyiciyi pek çok katmanda sürüklüyor. Öncelikle karşınızda bir uzaylı hikayesi var. Dünyanın 12 ayrı noktasına aynı anda inmiş, garip, günde sadece birkaç saat açık kalan, dev siyah yapılar var. İçerisinde ise ahtapot ile fil karışımı, başta ürkütücü ama sonra saygıdeğer gelen uzaylılar. (Onlarla karşılaşana kadar geçen ilk kısım gerçekten heyecandan öldüm.) Ana karakterimiz atom mühendisi, astronot, eski savaş gazisi ya da bilim dehası değil. Tam olarak bir dil bilimci. Evet, ana karakterin dilbilimci olduğu kaç tane film izlediniz bilemiyorum. Bu filmin özelinde, gerçekten ihtiyacımız olan da tam olarak bu karakter.


Villeneuve çok riskli bir karar almış, hatta bir süre bu senaryoyu reddetmiş diye okudum. Ama sonrasında bir şekilde ikna olduğunda, başka birinin elinde saçmasapan bir karmaşaya dönüşebilecek filmi, sade ve duru bir hale getirmiş. Özellikle sona doğru kurgu farklı zamanlar arasında sıçrama yaparken bile asla yolunuzu kaybetmiyorsunuz. Uzaylı hikayesini biraz deştiğimizde, bunun bir "iletişim" hikayesi olduğuna ikna oluyoruz. Uzaylılarla iletişim kurmak demek, diğer insanlarla iletişim kurmak demek. Ama başka bir yaşam formunun, bizimkine hiç benzemeyen döngüsel dilini çözmek o kadar hızlı olmuyor. Yine de mantıklı adımlarla ilerleyen güzeller güzeli Louise Banks (Amy Adams), diğer insanların birbiri ile iletişim yaşarken yaşadığı sıkıntılar karşısında çaresiz kalıyor. Filmin en cheesy mesajının da bu olduğunu söylemek mümkün. "Birbirimizle iletişim kuramıyoruz, yine de aynı gezegenin çatısı altında yaşamak zorundayız." Bir noktada uzaylıların bize öğrettiği evrensel dil, twistte gizli olan bir zaman manipülasyonu değil sadece, iletişim kurmaya ve birbirimizi anlamaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun bir göstergesi gibi. Bu bile başlı başına ele alması zor bir konu, çünkü başka bir filmde Shyamalan tadında sabun köpüğü bir saçmalığa da dönüşebilirdi.

Filmin bir başka katmanı ise hikaye anlatımı üzerine. Zamanın döngüselliği yeni bir konu değil. Ama bunu dil üzerinden tekrar ediyor film. Başı ve sonu yoktur hikayelerin diyerek başlıyor, bize bir kadının genç kızının büyüme ve sonra kanserden hayatını kaybetme hikayesini hızlıca özetliyor. (Arkada Max Richter'in ambians başyapıtı "On the Nature of Daylight" eşliğinde.) Bunun hikayenin başı olduğunu düşünüyoruz. Ama film tekrar tekrar flashbacklerle bizi garip ayrıntılara götürüyor. Düzgün bir olay örgüsü beklentimizi kestiğimiz an izleyiciyi kalbinden vuracak adımlar atıyor.

Filmin şu tarihin en klişe sorularından birine cevap aradığını söylebiliriz: "Geleceğini bilseydin, değiştirmek ister miydin?" Bu soruya verilecek pek çok cevap var elbette, ama beni en çok yaralayan şunu fark etmek oldu: Louise öleceğini bile bile çocuğunu doğuruyor, boşanacağını bilerek sevdiği adamla evleniyor, hatta babasının kızının öleceğini öğrendiği andan sonra ona ilgi göstermeyi keseceğini ve onu suçlayacağını bile biliyor. Ama karşı koymuyor. Çünkü tarihin döngüselliği bunu gerektiriyor. Zaman (ve kişisel tarihimiz) düz bir çizgide ilerlemediği sürece, onu değiştirmenin ne anlamı olabilir ki? Tıpkı uzaylıların dili gibi, iki yönlü ilerleyen bir bakış açısı ile aslında olan biteni kabul etmeyi ve buna olgunlukla bakabilmeyi öneriyor film. Şok edici bir olgunluk. En azından beni şok etti.

Nitekim, bu filmi basit bir bilimkurgu ya da ağır bir Asimov romanı gibi hayal etmeyin. Çok başka, ortalarda bir yerde belki. Ama sadece beyin kıvrımlarınıza değil, kalp kapakçıklarınıza da hitap ediyor. Bu açıdan Villeneuve bu minik filmi ile kariyerinin en büyük işini başarıyor. (9/10)


13 Kasım 2016 Pazar

Ghost In The Shell (2017) Filminden İlk Fragman

Bir proje yıllar yıllar sürdüğü zaman, ondan ümidi kesmek lazım derler. Half Life 3 mesela, artık kimsenin geleceğine dair bir ümidi kaldığını sanmıyorum. Her yıl yeniden haberlere çıkar ve yok olur. Gerçi Ico ve Shadow of Colossus sonrası The Last Guardian'ı yapan Team Ico'nun sonunda yalan olması beklenen projeyi bitirdiği duyuruldu. Oyun yakında piyasada olacak. O açıdan her zaman bu hikayeler kötü sonlanmıyorum.

Tüm zamanların en iyi ve en etkili bilimkurgu filmlerinden biri olan Ghost In The Shell'in live action filmi çekilecek denildiğinde, oldukça boş bir uğraş olacağını düşünmüştüm. Amerikanlaşmaktan nasıl kurtulacaktı ki? Hikayenin aşırı derin ve felsefik tonu gidecek ve yerine bolca aksiyon girecek diye düşünmüştüm. Yine de en sevdiğim filmlerden birinin live versiyonuna hayır diyemezdim, o nedenle inceden beklemeye koyuldum.

Yönetmeni açıklandı, Rupert Sanders. Kim diyecek olursanız, valla ben de tanımıyordum. Sonradan öğrendim ki, Snow White and The Huntsman isimli başarısız masal spin-off'unu yönetmiş. Gerçekten kötüye işaret. Sonra Major Kusanagi'yi oynayacak isim belli oldu, Scarlett Johansonn. Tip olarak kesinlikle 10 numara tercih. Son zamanlarda "Under The Skin" gibi acayip bilimkurgularda da boy gösterdiğinden beri kendisine sevgim oldukça arttı. Bu iyiye işaret. Peki Juliette Binoche ve Takashi Kitano'ya ne demeli? Hatta Game of Thrones'da son sezon çıkış yapan Euron Greyjoy rolü ile hayatımıza giren Pilou Asbaek de Batou rolünü kapmış. Biraz fazla etnik bir karmaşa söz konusu elbette, ama zaten GiTS'in dünyası da böyle bir dünya. Dev kapitalist şirketlerin birer parazit gibi insanlığı ele geçirdiği ve androidleştirdiği, benliğin ve bilincin yavaşça yıkılıp gittiği bir gelecek bu. İnsanlığın geleceğinde etnik sınıfların ne kadar yeri olacağını göreceğiz.

Sonra bir takım kısa teaser'lar fırladı. Onları burada paylaşmayacağım çünkü hepsi 10 saniye kadar sürüyor ve tümü de fragmana konmuş zaten. Söz konusu fragmanı önce şuraya koyalım:



Kareleri inceleyecek olursanız, bazı sahnelerin birebir çekildiğini görebilirsiniz. Yönetmenin GiTS hayranı olduğunu varsaymak istiyorum. Çünkü yaratılan dünya görebildiğim kadarıyla oldukça isabetli. Ama daha önce görmediğim bir takım sahneler de var. Bunlardan biri lezbiyen bir öpüşme sahnesi içeriyor, sanırım bu aralar Hollywood'da olmazsa olmaz bir durum. Yine meşhur Kukla Ustası ile karşılaşma sahnelerinden birinde keşiş benzeri varlıklar duruyor, buna da pek anlam veremedim. Diğer yandan finaldeki abartılı tank sahnesinden kısa bir kare görmek beni mutlu etti. Muhtemelen sona doğru doruğa ulaşan heyecan bu filmde de yerinde olacak. Ama GiTS'i benzerlerinden ayıran duygusallığıydı. Son sahnede Kukla Ustası'nı kurtarmak için tankın tepesine atlayıp kapağını kırmaya çalışırken kaslanan ve erkeksileşen kolları sonunda kırılıyor ve yağmur çamur içerisinde terk ediliyordu. Live action bir sahnenin bu kadar etkileyici bir sahneye denk olması zor gibi geliyor bana.

The Matrix dahil, 2000'ler sonrası pek çok bilimkurgu filmlerine ilham olmuş bir başyapıtın, live action filmine ihtiyacımız var mıydı diye hala soruyorum. Ama sanırım fazla film göz çıkarmaz, zira orijinali hala bütün ihtişamı ve derinliği ile dvd rafımda yerini koruyor.

7 Kasım 2016 Pazartesi

Filmekimi Günlükleri 4 - Forushande / The Salesman (2016)



Asghar Farhadi, bundan yaklaşım 5 yıl önce çektiği "A Separation" ile yakın sinema tarihinin en büyük başarılarından birine imza atmıştı. Aslında öncesinde "Fireworks Wednesday" ve "About Elly" gibi çok iyi iki film ile sinemasever çevreler tarafından takibe alınmıştı. Ama "A Separation" sadece sinemayı yakından takip eden kişilerin değil, neredeyse bütün dünyanın kulağına ulaşmayı başarmıştı. İran çıkışlı bir yönetmen için bu imkansız değil, zira İran sinemasına bir şekilde sahip çıkmaya çalışan bir ülke. Sayısız meşhur yönetmen çıkardılar ve çoktan bu konuda kendilerini ispatladı. Farhadi'yi diğerlerinden ayıran ise, aslında sinemasının o kadar da "İran" olmamasıydı. Adeta evrensel bir moral ikilem yaratmak ve sonra bunu çözümlemek konusunda ders veriyordu bütün senaristlere. "A Separation" da Oscar'a kadar uzanan yolda pek çok başarı elde etti, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak tarihe kazındı. Hemen arkasından gelen "The Past" ise biraz İran'dan uzaklaşma isteği taşıdığını hissettirmesi ile birlikte, Farhadi'den bekleneni veren, yine benzer bir yöntemi izleyen bir filmdi. "The Past"ı izlediğimde şöyle düşünmüştüm: Sanırım Farhadi'nin en iyi yaptığı şey bu, ve bunu yapmaya da sonsuza dek devam edecek. Ben ise şikayet edecek değilim, kendisinin ifadesi ile bir "dedektiflik hikayesi" anlatmasına bayılıyorum. Çatışmayı yaratma şekline, film boyunca süregiden gizemi koruma başarısına ve insanı darmadağın eden çözümlemelere varmasına hastayım. Evet, gerçekten bir hayranı olarak yazıyorum bu satırları.

The Salesman, Filmekimi'nde adını görür görmez almaya karar verdiğim ilk ve tek filmdi aslında. Yine de gösterime gireceğini tahmin edecek erteleyebilirdim. Ama erkenden izlediğime de memnunum, zira Cannes'da iki ödülü birden cebe indirdiğinden beri merak seviyem hayli yüksek. (Merak edenler için, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu ödülleri.) Daha önce çoğu filminde Shahab Hosseini'nin başrolde olduğunu görmek ise ayrı bir heyecandı, daha filmi izlemeden aldığı ödülü da hak ettiğine emindim. Zira Farhadi'nin filmlerini takip edenler ne kadar muazzam bir oyuncu olduğunu zaten biliyorlardır.


Karşımızda Farhadi sinemasının tüm özelliklerine sahip bir yapıt duruyor diyerek başlayabilirim. Tipik olarak bir Farhadi filminde önce karakterleri tanırız. Sonra bir noktada karakterlerden birinin başına "kötü" bir olay gelir, ama biz bu olayı asla göremeyiz. Bu kısımı eliptik bir şekilde saklamayı tercih ederek bizi olayın birkaç saat sonrasına ışınlar. Bu noktada çoktan felaket gerçekleşmiştir ve karakterler bir anda korkunç bir ikilemin içine düşmüştür. Hikaye buradan sonra hemen hemen dedektiflik hikayesine dönüşür. Yani "katil kim?" demektedir sürekli. "About Elly"'de bu Elly'ye ne olduğunu bulmakla ilgilidir, "A Separation"da aslında tam olarak hamile bakıcının başına ne geldiğidir.

"The Salesman" adını, Arthur Miller'ın "Death of a Salesman"ından almakta. Filmdeki ana karakterlerimiz bu oyunu gösterime sokmaya çalışan bir tiyatro kumpanyasında çalışmakta. Bu kısımlar Farhadi için oldukça atipik ve bence yenilikçi bile sayılır. İran ile ilgili ince politik eleştirilerini asla saklamayan Farhadi, sürekli sansürlenen tiyatro oyunu ile belirli bir baskı altında olan sineması arasında bağlantı kurmaya çalışıyor. Edebiyat öğretmeni olan Emad (Shahab Hosseini) ve karısı Rana, yapılan bir inşaat kazısı ile birlikte evlerinin aniden yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalması sonucu arkadaşlarının evine taşınmaya karar verirler. (Açılış sahnesinin efsane olduğunu düşünüyorum.) Yeni taşındıkları evde onları kötü bir sürpriz beklemektedir, çünkü bir önceki kiracı hakkında hiç de iyi şeyler duymamaktadırlar. Çocuğu ile birlikte yaşayan bu "kötü" kadın, aynı zamanda para karşılığı erkeklerle birlikte olmaktadır.

Hikaye bu noktada bize çok az ipucu vermekle birlikte, hızla korkunç olaya doğru geçiş yapar. Rana, tam olarak asla ifade edilmemekle birlikte, tecavüze uğramıştır. Hem de kendi evinde. Ahlaki ikilemi tartışmak gerçekten zor, çünkü İran gibi bir ülkede tecavüze uğramanın nasıl bir şey olduğu konusunda oldukça fazla malzeme veriyor film. İnsanları bunu söylemenin ne kadar utanılacak bir şey olduğundan, kadınların takside yanına oturan erkeğin bacaklarını biraz açmasını bile cinsel bir taciz gibi algılamasına kadar karışık ve korku dolu bir toplum var karşımızda. Emad, karısının başına gelenlere üzülmekle birlikte, onun verdiği garip travmatik tepkilere tahammül etmekte zorlanmaktadır. İçini yavaşça intikam hırsı bürür ve bambaşka bir hikayeye, intikam hikayesine geçiş yapmaya başlarız. İşte bu, Farhadi'den beklemediğim kısımdır.


Farhadi'nin bir intikam öyküsü çekmeye çalışması takdire şayan olsa da, sonuç hayal edebileceğiniz kadar kusursuz değil. "Tecavüzcü"yü bulduğumuzda artık hikayenin çözülmesi gereken kısmına, yani ahlaki ikilem kısmına geçiyoruz. Burada filmin başında yıkılmakta olan eve geri dönüyoruz. (Şehrin her yerini inşaatlarla mahvettikleri ile ilgili yorumlara da dikkat çekiyorum, yıkılan evin tabiki aile kurumunu temsil ettiğinin de altını çiziyorum.) Rana, travmayı yaşayan olarak, tecavüzcüsü ile karşı karşıya geldiğinde beklenmedik derecede iyileşme yaşıyor ki bu bence çok başarılı. Diğer yandan Emad, bir türlü hırsını alamıyor. Bu da filmin aşırı uzatılmış sonunun biraz zayıf kalmasına yol açıyor. Tecavüzcü, binbir türlü aşağılanma ve hakarete dayanamamakla birlikte, sonunda bir kalp krizi geçirdiğinde tam olarak nasıl bir mesaj almamız gerektiğini bilemiyoruz. Elbette, intikam çözüm değil falan, ama karakterlerimiz en başından beri polise asla gitmiyor zaten. Çünkü komşuların da dediği gibi "Polis ne zaman suçluyu buldu ki? En fazla rezil olduğunuzla kalırsınız." Adaleti devlette değil, kendi ellerinde arayan karakterlerle dolu sinema tarihinin, elbette bu klişenin bir de Farhadi'nin elinden çıktığını yazması gerekiyordu. İkilemde bırakmak diyorsanız, eve bunu da iyi başardı.

Sonuç olarak, karşımızda hafif zorlanmış bir finale rağmen, üst katmanda güzel bir intikam hikayesi, alt katmanlarda ise evlilik, devlet ve adalet ile ilgili pek çok metaforun gömülü olduğu bir film duruyor. Farhadi'nin aldığı senaryo ödülleri elbette geçmiş senaryolarına saygı duyuşu olarak duruyor. Shahab Hosseini ise tam anlamıyla kusursuz performansı ile ne kadar ödül varsa hepsini hak ediyor. (8/10)

16 Ekim 2016 Pazar

Filmekimi Günlükleri 3 - Ahgassi / The Handmaiden (2016)



Chan-Wook Park, uzun yıllardır Hollywood'a alternatif olmayı başarmış Güney Kore sinemasının en popüler isimlerinden biri. Bir önceki filmi Stoker ile kısa bir süre Hollywood'a transfer olmuş, kariyeri açısından ortalama, Hollywood standartlarına göre ise iyi bir iş çıkarmıştı. Ama kendi sinemasının ekstrem yönlerini törpülemek zorunda bırakıldığı, filmdeki şiddet ve kan dozunun zorlama bir şekilde azalmış olmasından anlaşılıyordu. Tekrar Kore'ye (aslında bir anlamda Japonya'ya) dönmüş olması hayranlarını tekrar heyecanlandırdı bu yüzden. Park, bundan 10 yıl önce bir film yaptığında çok daha büyük bir heyecana neden oluyordu aslında. Cannes'da Altın Palmiye için yarışan filmler arasında The Handmaiden'ı görmek bu nedenle şaşırttı. Yönetmenin tekrar formuna geri döneceğine dair büyük bir sinyaldi. Üstelik 1930'larda Japonya'nın Kore işgali döneminde geçen bir kostümlü drama/gerilim çekeceğini duymak ayrıca şaşırtıcıydı.

Sarah Waters'ın "Fingersmith" romanının bir uyarlaması olan film, zengin bir Japon leydisinin hizmetçisi olarak malikanesinde yaşamaya başlayan bir Koreli kızı anlatıyor. En azından filmin üç bölümünden biri böyleymiş gibi başlıyor. Ama aslında hizmetçi kızımız Sue'nun, bir sahtekar olan Kont Fujiwara'nın yardımı ile bu işi almasının sebebinin leydi Hideko'nun mirasını alıp onu tımarhaneye kapattırmak olduğunu kısa sürede öğreniyoruz. Sonrasında film 2 saat 40 dakikasına rağmen sürükleyici bir şekilde akmaya başlıyor. Filmin ilk bölümü dediğim gibi, daha çok bir kumpasın adım adım ilerleyişi ile geçiyor. Ama hizmetçi Sue gibi bizim de beklemediğimiz gelişme ile, iki kızın birbirine aşık olması sayesinde hikaye oldukça değişik bir ton kazanıyor. Bir asil kılığında gelen sahne kont Fujiwara'ya aşık olması için leydiyi etkilemesi gerekirken, Sue oldukça erotizm kokan sahneler eşliğinde kendini ikilem içinde bulmaya başlıyor. Filmin 1 saat civarı süren ilk kısmı bir lezbiyen aşk filmi şeklinde sona ererken, sonunda büyük bir sürpriz ile Park hala eski formunda olduğunu ispatlıyor. İkinci bölümde bildiğimiz hiçbir şeyin gerçek olmadığını öğrenip, hikayeyi başka açılardan izlemeye başlarken, leydi Hideko'nun geçmişini ve sadist amcası ile olan ilişkisini öğrenmeye başlıyoruz. Ama Park bir kere daha bildiklerimi tersyüz ederek filmi 3. kez ama bu sefer gerçekten olması gerektiği gibi bize gösteriyor. Artık Park'ın yapmayı en iyi becerdiği mevzuya, intikam hikayelerine dönüş yapıyoruz.

Filmin senaryosu olabildiğince kitsch olmasına rağmen, karşı konulmak bir çekiciliği mevcut. Özellikle garip ve karanlık 2. bölümde biraz ağırlaşmasına rağmen, uzun süresi boyunca sizi defalarca kere çarpıyor. Kostümler ve sanat yönetimi bir dönem filminde gördüğüm en başarılardan biri. Filmin büyük bir bölümünün geçtiği dev malikane ayrıntılarla dolu acayip bir yer. Bir şekilde olay örgüsünün iniş ve çıkışları absürd düzeyde ilerlese bile, filmin genel atmosferi sizi ikna etmeyi ve olan bitene inandırmayı başarıyor. Finale doğru şiddetin dozu tam da Park filmlerinden beklendiği düzeye ulaştığında filmden memnun ayrılacağınızı biliyorsunuz.


Dahası filmin ciddi bir kadın filmi olduğunu kabul etmek gerek. Bir erkek yönetmenin iki kadının aşkına bu derecede yakın ve samimi bir bakış getirdiğini Blue Is The Warmest Colour'dan beri görmemiştim. Hatta filmdeki seks sahnelerinin bahsi geçen diğer filmden çok daha etkileyici ve estetik olduğunu eklemeliyim. Blue Is The Warmest Colour'daki seks sahneleri, lezbiyen cinselliği ile ilgili klişeleri yıkacak düzeyde sert ve tutku doluydu, ama bu filmdekiler sizi gerçek bir aşka tanık olduğunuzu düşündürecek kadar etkiliyor. Park bir erkek olarak filmdeki 2 ana erkek karakterin, kadın cinselliği ile ilgili kabul ettiği mitleri alaya alıyor. (Kadınlar tecavüzden zevk alır, kadınları sekse zorlamak gerek, kadın erkeği tatmin etmek için seks yapar vb...) Bu açıdan filmin feminist bir mesaj verdiğini görmek zor değil. Park'ın filmini temellendirdiği politik mesaj, 1930'larda geçen bir lezbiyen aşk hikayesi için çok başarılı. Geçen yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Carol'daki çiftin aşkları bile bu kadar beni gaza getirmemişti.

Park kesinlikle oyuna geri döndü, hem de kitsch ve absürd de olsa, oldukça kendine has bir film ile. Bu filmin başyapıt olduğunu söylemek abartı olur, sonuçta filmin karikatürize ve ciddiye alamayacağınız yanları yer yer göze batıyor. Senaryo da her an olması gerektiği kadar akıcı değil. Ama uzun yılların en güzel erotik lezbiyen gerilim draması karşımızdaki. Bilmiyorum bunlardan kaç yılda bir bulabiliyoruz. (8/10)

15 Ekim 2016 Cumartesi

Filmekimi Günlükleri 2 - Le Fille Inconnue / The Girl Unknown (2016)


Belçika sineması deyince akla gelen birkaç isimden biri Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşler. Bugüne kadar 2 adet altın palmiye aldıkları yetmiyormuş gibi, sayamayacağımız kadar başka ödülü de kucakladılar. Tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Rosetta ya da geçen senenin başyapıtlarından biri olan Two Days, One Night gibi filmleri ile yakından takip ettiğim isimlerdendir. Bu nedenle eleştirmenlerin genel olarak olumsuz yorumlar yaptığını bilmeme rağmen Filmekimi'nde bu filmi görünce bilet almakta çekinmedim. Dardenne'ler en kötü filmleri bile büyük potansiyel barındırabilecek isimlerdir. Aşırı realistik tarzları pek çok insan için oldukça sıkıcı olabilecekken, benim için gerçekten genelde iyi performansların da katkısı ile şaşırtıcı derecede sürükleyici serüvenlere dönüşüyor. Çoğu zaman arka sokaklar, inşaatlar, fakir mahalleler gibi Belçika gibi zengin bir ülkede görmeyi beklemediğimiz varoşları anlatmayı tercih ediyorlar. Bu açıdan Dardenne filmlerinin kendini tekrar eden pek çok yanı olsa, her seferinde bambaşka olabilecek bir karakter ya da ilişki üzerine eğiliyorlar.

Kayıp Kız, diğer filmlerinden oldukça farklı bir yerde duruyor, yukarıda yazdıklarımı göz önüne aldığımızda. Tam anlamı ile Dardenne filmi olduğu bir gerçek. Gerçekçi atmosferi yaratan ve destekleyen el kamerası kullanımı, hiçbir müziğin filme eşlik etmiyor olması, mekanların karanlık ve izbe olması, karakterlerin etik olarak rahatsız edici ikilemlere düşmesi gibi ayrıntılar tam beklediğim gibi. Ama bu filmin en kötü Dardenne filmi olduğu gerçeğini de kabul etmek zorundayım. Bu filmde daha önce yapmadıkları şeyleri denemişler ve yeni denemeler her zaman başarı ile sonuçlanmıyor ne yazık ki. Dardenne'lerin en iyi becerdiği şey, toplumsal hiyerarşinin alt tarafında ezilmekte olan insanların hikayelerini anlatmaktır. Bu hikayede de bunu bir cinayet hikayesi üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Aslında bence orijinal bir fikre de sahip: bir cinayet hikayesinin doktor-hasta gizliliği kodu üzerinde çözülmesini sağlamak.

Jenny (Adele Haenel), muayenecilik yapan bir doktordur ve bir gün mesai sonrası çalan bir kapı ziline bakmayı reddeder. Sonrasında açmadığı bu çağrıyı yapan kadının aynı gece öldürüldüğünü öğrenir. Üstelik kamera kayıtlarına bakınca kadının buraya adeta sığınırcasına geldiğini görür. Film bu noktada büyük kariyer planları olan Jenny'nin kendini cezalandırır şekilde tüm hayatını hastalara ve öldürülen kızın ailesini bulmaya harcadığını görürüz. Bu cinayeti çözmek istemesinin sebebi, kesinlikle katili cezalandırmak ya da polise haber vermek değildir. Sadece kızın kimsesizler mezarlığına gömülmesini istemez. Özellikle bu "kimsesizler mezarlığı" fikri onu aşırı rahatsız etmektedir.



Ne ilginçtir ki, film boyunca Jenny'nin ailesi, hayatı, karakteri hakkında çok az şey öğreniriz. Genelde çalan cep telefonu ile yaptığı görüşmeler sonucu bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Ne yazık ki Haenel'in yer yer odunsu bir hal alabilen oyunculuğu da bu yolculuğa hiçbir katkıda bulunmuyor. Belki bir doktor karakter olmasından kaynaklı, aşırı sevecen ve idealist tavrı bir noktada sinir bozmaya bile başlıyor. Yine de kanserli bir çocuğun bestelediği şarkıyı dinlerken ya da diyabetik ayağı olan obez hastası ile kahve içerken bir an için onun yaşayan bir canlı olduğunu hissettiğimiz oluyor. Bu anlar filmi biraz daha çekici kılarken, filmin zorlama polisiye öyküsü gelişmeye başladıkça başarısız replikler ve olay örgüsü dikkat çekmeye başlıyor. Öldürülen kızı bulmaya yaklaştıkça, neredeyse etrafındaki herkes değişik sebeplerle ona engel olmaya çalışıyor. Burada politik bir mesaj yok değil.

Filmde Afrika kökenli bir fahişenin ölümünün neredeyse "toplum" ve "aile" tarafından ortak bir şekilde gerçekleştirildiği mesajını veriyor. Jenny, sonuca yaklaştıkça sürekli daha da alakasız insanların işin içine girdiğini ve onu engellemeye çalıştığını görüyoruz. Bir yerden sonra kayıp ve kimsesiz göçmen bir kızın kimsenin de umrunda olmadığına ikna oluyoruz, Tabi ki vicdan azabı çeken idealist doktorumuz dışında... Filmin özellikle sonra doğru herkesin eteğindeki taşları döktüğü sahnelerde gerçekten dibe doğru ilerlediğini düşünüyorum. İlk yarıyı bir şekilde götüren başarılı yönetmenliğin ve hikayenin, sonrasında oldukça gereksiz ayrıntılarla amaçsızca savrulduğunu görmek üzücüydü. Hele de finalde ölen kızın ablasının yaptığı konuşma, ne kadar ilginç olabilecekse, o kadar da itici ve yapay olmuş.

Dardenne'ler elbette kötü bir film çekmişler diyemem. Hala standartların üstünde bir yönetmenlik mevcut. Sadece kendi standartlarının altında kalmışlar diyebilirim. Farklı bir şey denemek istemişler ama bunu tam da başaramamışlar. Bu film ile gelen eleştirilerden yola çıkarak tekrar ilginç eserlerle döneceklerine eminim, zira onların kredisi bir adet ortalama film ile bitecek türden değil. (6/10)

10 Ekim 2016 Pazartesi

Filmekimi Günlükleri 1 - Toni Erdmann (2016)


Bir filme sahip olmadığı bir anlamı yüklemek haksızlık olur. Toni Erdmann, eğer öncesinde film festivallerini takip ediyorsanız, bir şekilde gözünüze çarpmış bir filmdir. Cannes'da film eleştirmenlerinin yıldız tablolarını takip edenler, neredeyse herkesten tam not almış bu filmi öyle ya da böyle merak etmiştir. Toni Erdmann'a 2016'yı sinematik açıdan kurturacak, ya da uzun yıllardır çekilmiş en iyi film gibi anlamlar yüklerseniz, sonunda sizi garip bir boşluk saracaktır. Çünkü bu film, olabileceği şeyi olmayı reddeden ve hiç beklenmedik yollardan giden bir film olduğu için bu derece başarılı oldu.

Filmin konusu aslında tam bir burjuva dramasının sinyallerini veriyor. "Emekli muzip müzik öğretmeni, Bükreş'e yerleşip petrol firmalarına danışmanlık yapan şirkette üst düzey yönetici olan başarılı kızı ile tekrar bir bağ kurmaya çabalar." Evet filmin konusu bu. Bu hali ile mükemmel bir aile filmi yapılabilir. Üstelik sinema tarihinde bu kadar basit bir fikir üzerine yeterince eğilinmemiş olunması bile ilginç düşününce. Ama film bundan çok daha fazlasını yapıyor. Babanın, kızının sosyetik uçarı yaşamına bulaştıkça ortaya çıkan durum komedisinden faydalanıyor elbette. Ama bu filmin ne kadar klişe gibi görünen bir konusu varsa, o kadar beklenmedik olaylara gebe kalıyor. Sanırım izleyiciyi 160 dakika boyunca pür dikkat izlemeye zorlayan da bu "şimdi ne olacak acaba?" hissi oluyor. Zira film 60 dakika gibi geldi ve bitmesini hiç istemedim.

Filmi "hafif" ve "burjuva zırvası" olarak suçlayan birkaç eleştirmene denk geldim. Açıkçası bu kimselerin film sever kimliklerini kaybedip tamamen bambaşka bir gözle film izlediklerini düşünüyorum. Bu filmi sevmemek elbette mümkün, ama filmi kendi bağlamı dışarısında değerlendirmek ve tepeden inen yorumlar getirmek sanki ego tatmini gibi geliyor bana. Toni Erdmann başarılı bir filmdir, ve bunun açıklayacak onlarca sebep bulabilirim. Sanırım burada biraz bunu yapacağım.


Daha önce 2 filmi ile sınırlı çevrede ilgi uyandırmış 39 yaşındaki bir kadın yönetmen olarak Maren Ade, aşırı stilize bir görsellikle ilgilenmiyor. Güzel kareler ya da manzaralar yaratmaya çabalamıyor. Çok sübliminal mesajlar ya da derin görsel anlamlar çıkarmaya çalışmıyor. Film zaten eski bir evin kapısı ve bir çöp kutusu gibi çirkin bir kare ile açılıyor. Filmin mükemmelliği zaten senaryosunun derinlikli ve sıradışı yapısından kaynaklanıyor. Ama filmin görsel olarak kötü olduğunu düşünmeyin, çünkü el kamerası estetiğine rağmen yer yer şaşırtıcı güzellikte karelere denk geleceksiniz. Üstelik sinema sadece görüntü estetiği üzerine bir sanat da değil elbette, yoksa fotoğraflara bakıyor olurduk. Sinemanın en önemli özellikliklerinden biri de kurgudur ve Ade, bu konuda güzel bir iş çıkarıyor. Ana karakterimiz Winfried (hayır Toni Erdmann iki ana karakterin de ismi değil.) yaşlı hayat arkadaşı köpeğini kaybettiğinde, sahne birden bir holdingin girişine sıçrıyor ve biz ne kadar zaman geçtiğini bilmez halde buluyoruz kendimizi. Benzer bir geçişi finalde de görüyoruz. Bununla birlikte filmde baba ve kızı merkeze alan ana karakter geçişleri oldukça ince ve güzel oluyor. Film babanın dünyası ile açılıyor ve bir noktada kızın dünyasına geçiyor, sonra tekrar babaya ve tekrar kıza. Başta karikatürize gibi gelen karakterler film boyunca 3 boyutlu bir hale geliyor ve baba-kızın oynadıkları bu sıradışı oyun o an için dünyanın en ilgi çekici ilişkilerinden birine dönüşüyor.

Ade'nin bir senarist olarak yeteneği burada çok yer kaplıyor çünkü etrafa yerleştirdiği ayrıntılar karakterlerini gerçekten nefes alan varlıklar haline getiriyor. Beylik laflardan uzak durarak ve durum komedisini bile doğal bir hale getirerek izleyicinin yüreğini kavrıyor. Bu noktada filmin kişisel olduğunu hissediyorsunuz. Filmden sonra okuduğum röportajında Winfried karakterini babasından esinlenerek yazdığını zaten söylüyor. Ade, sinemasını karakterler üzerine kurduğunu da ifade ediyor zaten. Bir senaryoya başlamadan önce karakterleri yazdığını ve sonra üzerine hikayeyi yarattığını söylüyor. Bu da karakterleri ve gelişimlerini çok güzel açıklıyor. Tabi masaj salonları, alışveriş merkezleri, saatlik otel maceraları, mendil satan Romanyalı çocuklar ya da kişisel gelişim uzmanı ile skype sohbetleri gibi ayrıntılar filmin zenginleşmesine katkıda bulunuyor. Başroldeki iki oyuncunun performansları ise kesinlikle ödül yağmurunu hakediyor. Sandra Hüller'in obsesif ve azimli iş kadını rolündeki performansı zeka fışkırıyor, karakterini katman katman açabilmeyi bu kadar başarabilen çok oyuncu görmedim. Avusturyalı Peter Simonischek ise enerjisi ve çok fena karikatürize olabilecek karakterini inanılmaz dokunaklı işlemesi ile akıllara kazınıyor. Bu filmde gerçek bir baba ve kızı izlediğimizi hissediyoruz. En son Darren Aranofsky'nin The Wrestler'ında bu derece iyi bir baba-kız hikayesi izlemiştim ki bu film onu 3le 5le çarpacak kadar şahane.


Spoiler içeren bu final paragrafında ise bir iki sahneden bahsetmem gerekiyor. (Bu paragrafı atlayarak devam edebilirsiniz izlemediyseniz.) Filmin komik sahnelerinin başarısını ifade etmek zor. Petifür ile gerçekleşen bir cinsel ilişki ya da babanın kızın konuşmaya can attığı iş adamı ile yaptığı absürd sohbet sahneleri tüm salonuna kahkahalara boğulmasına yol açtı. Ama filmin 2 sahnesi beni derinden etkiledi. Bunların ilki cheesy bir Whitney Houston şarkısı olan "Greatest Love of All"'unun (bir baba-kız ilişkisi için ne kadar doğru bir seçim) beraber icra edildiği karmaşık sahne. Cannes'da film ortasında alkış fırtınasına yol açan bu sahne, Sandra Hüller'in gittikçe şiddetlenen performansı ile izleyiciyi sözlerdeki şaşırtıcı derecede uyumlu durumu düşünmeye zorluyor. Şarkı onu yaralıyor ama bir yandan görevini hakkı ile yerine getirerek sahneyi sert bir şekilde terkediyor. Hemen sonrasında gelen "çıplak brunch" partisi ise sinema tarihine geçecek kadar güzel. Komedi anlamında karmaşık bir yapıya sahip. Özellikle babanın bulgar yerel kostümü ile ortamı bastığı sahnede, kıllı ve kocaman babanın karşısındaki bembeyaz ve ufacık kızın masum bir şekilde kaçışmasının yarattığı ödipal karmaşa insanı gülümsetiyor. Sonrasında ise babanın hayalkırıklığı ile partiyi yine kostümü ile terkettiği ve kızın peşinden giderek yeşil bir parkın ortasında ona sarıldığı sahne beni o kadar mutlu etti ki kelimelere dökmek zor.

Filmi izlememek büyük bir hata olur. 160 dakika süren başka bir Alman komedi-draması bulamayacaksınız. 10 yıl sonra Cannes'da yarışan ilk Alman filmine bir şans vermeniz gerektiğini düşünüyorum. Ve bu filme burjuva draması diyenlere gelsin: dünyadaki bütün filmler politik durumları, dramaları, yokluğu, işkenceyi ve çingeneleri anlatmak zorunda değil. Burjuvanın yabancılaşmasını da pekala anlatabilir ve bunu bu filmdeki gibi mükemmel bir şekilde yapabilir. Üstelik dikkat edenler Romanya üzerinden AB ve kapitalizm ile ilişkili şahane tespitleri de yakalayacaktır, ama bunu yapabilmek için hala sinemayı seviyor olmak gerek bence. (9/10)

(Filmekimi 2016 film önerilerim için buraya bakabilirsiniz.)

28 Eylül 2016 Çarşamba

Filmekimi 2016 (7-16 Ekim) Film Önerilerim

Filmekimi her sene, bir kısmını bir daha asla göremeyeceğimiz, bir kısmı ise gösterime girecek güzel film ile karşımıza çıkıyor. Ama bu yılkı film seçkisini takdir etmemek mümkün değil. Aşağıdaki filmlerin hepsine daha sonra ulaşmak mümkün olacak, hatta festivaldeki tüm filmler öyle ya da böyle gösterime girecektir. Cannes'da Altın Palmiye için yarışan bütün filmler burada. O da yetmiyormuş gibi Mallick gibi büyük ustaların daha yarışmamış filmlerini bile seçkiye almayı başarmışlar. Neredeyse uzun yılların gördüğü en "best of" seçki duruyor karşımızda. 5 film seçerken biraz kişisel davrandım, ama bu listeye giremeyen bunun 2 katı kadar daha filmde aklım kaldı.

Lale Kartlılar için bilet satışı bugün başladı, lale kartı olmayanlar 1 Ekim sabahını bekleyecek.

1- Toni Erdmann / Maren Ade



Altın palmiyeyi bir kadın yönetmenin almasını istiyordum. Bütün eleştirmenler de benzer bir istek içerisindeydi muhtemelen çünkü bu sıradışı film neredeyse tüm eleştirmenlerden tam not aldı. Bir süre Altın palmiyenin sahibi olacak gibi de duruyordu. Ama juri oldukça tartışılan ve sürpriz sonuçları ile bu ihtimali ortadan kaldırdı. Yine de FIPRESCI ödülünü almadan geçmedi tabiki. Karmaşık ve yoğun duygular açığa çıkardığı söylenen film, bir baba ile kızın yakınlaşma öyküsünü anlatıyor. Görüntülerden oldukça fantastik bir şeyle karşılaşacağımızı hissediyorum. Fısıltı gazetesi iyi çalışıyorsa bu filme yer bulmak zor olacaktır.

2- The Salesman / Asghar Farhadi



A Seperation ile son 10 yılın en iyi filmlerinden birini çeken, Fransa'da çektiği The Past ile de bizi etkileyen usta senaryo yazarı ve bir o kadar usta yönetmen Farhadi'nin İran'a dönerek çektiği yeni film. Bu bile koşa koşa bilet almak için yeterli bir sebep iken, Cannes'da en iyi erkek oyuncu ve senaryoyu almış olması ile daha da bir merak uyandırıyor. Yönetmenin sinemasını bilenlerin değişik ahlaksal ikilemlere düşeceğimizi, sonunu merakla bekleyeceğimiz bir dedektiflik öyküsü gibi ilerleyeceğini tahmin ediyordur. Ülkemizde de büyük bir kitlesi olan Farhadi'nin filmi festivalin en hit filmlerinden biri olacaktır.

3- Graduation /  Christian Mungiu



İlk filmi "4 Months, 3 Weeks, 2 Days" ile sinema tarihine adını yazdıran Mungui, kısacık kariyerinde usta yönetmenlerle anılmayı hakedecek seviyeye ulaştı. Bu filmi ile Cannes'da en iyi yönetmeni paylaştı. İnanılmaz yetenekli bir insan olması ve filmini seçtiği sıradan konuları, adeta kabussal bir atmosfer içerisinde anlatabilme becerisi çekeceği hangi bir filmin otomatik olarak ilgi çekici hale gelmesini sağlıyor. Bir babanın kızının bursunu kaybetmemesi için sınavda hile yapmasını anlatan film bol bol gergin bir havaya sahip görünüyor.

4- The Handmaiden / Chan Wook Park



Kore sinemasının kilometre taşı yönetmenlerinden biri olan Park, en son Hollywood'a transfer olarak güzel ama önemsiz bir film olan Stoker'a imza atmıştı. Eski festivallerin favorisi olan yönetmen tekrar alışık olduğu sulara geri dönüyor ve Japon işgali sırasında Kore'yi entrikalarla dolu bir hikaye üzerinden anlatıyor. Sanat yönetimi mükemmel gözüküyor ve Park'ın sonunda iyi bir filmle dönüş yaptığına dair eleştiriler dönüyor internette.

5- Julieta / Pedro Almodovar



Bu film yerine başka bir sürü film seçilebilirdi. Jarmush'un ya da Mallick'in filmlerinin de festivalde olduğunu hatırlatayım. Hatta Dardenne kardeşler bile bu seneyi ihmal etmemişler. Ama 20. filmi ile buram buram Almodovar kokan bir filmle karşımızda olan büyük yönetmeni es geçmek istemedim. Kısa süre sonra Başka Sinema ile gösterime gireceğini bildiğimden bu filmi atlamak isteyenleri anlayabilirim. Ama sanırım yukarıdaki diğer filmlerin de gösterime girme tarihleri çok ileri tarihler değildir. Bu sımsıcacık dramı izlemek isteyen Almodovar hayranlarını, yönetmenin uzun süredir çektiği en iyi film olarak anıldığı konusunda uyarmak istedim.

Bunlar dışında da tonlarla iyi film var. Terrance Mallick'in Voyage Of Time'ı, Altın Palmiye'li Ken Loach'un I, Daniel Blake'i, Jim Jarmush'un pek beğenilen Paterson'ı, Denis Villeneuve'nün hollywood kokan duygusal bilimkurgusu Arrival'ı, daha önce şurada incelediğim Hong-Jin Na'nın The Wailing'i de listenizdeki yerini hak ediyor.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Refn'in Neon Fetişizmi: The Neon Demon (2016)


Nicolas Winding Refn, bir şekilde kendi adını bir marka haline getirmeyi başarmış. Pek çok filmde yönetmenin bu kadar ön plana çıktığını göremiyoruz. Ama Refn, fazla kendine özgü bir adam olması ile RFN imzasını filmin açılış jeneriğine bile yapıştırmış. Film zaten tam Refn'in sinemasına özgü açılıyor. 80'lerden fırlamış gibi duran elektronik müzik, rengarenk neon lambalar, havaya saçılan simler... Sonrasında ise karşımızda inanılmaz derecede taş bebek görünümlü ana karakterimiz, boğazında kanlar içinde uzanıyor. Evet, tam olarak filmin özeti gibi bir açılış yapıyor.

Film ilk bakışta Jesse ismindeki genç bir kızın Los Angeles model dünyasında kendine bir yer edinme çabalarını anlatıyor gibi gözüküyor. Ama Refn, yine hikaye anlatmak gibi bir çaba içerisinde değil. Bir önceki filmi "Only God Forgives"'te yaptığı yüzeysel hikayeyi, inanılmaz bir görsel takıntı ile anlatma olayına girişiyor. Ama bu sefer o kadar deneysel sularda da yüzemiyor, zira o filmin seveni olsa da, Cannes'da gösterime girdiğinde bir yuhalanmadığı kalmıştı. Gelen tepkilerin şiddeti daha çok filmin fetişistik tonunun zorlayıcı olmasından ve hikayesini inanılmaz yüzeysel bir hale getirmesinden kaynaklanıyordu. "Drive" gibi başyapıt diyebileceğimiz bir filmin ardından gerçekten hayalkırıklığı olarak kabul edildi. Ben tam olarak öyle düşünmüyorum, zira "Only God Forgives" izleyiciyi sıkmıyor ve değişik bir dünyanın içine sokmayı başarıyordu. Refn'in olayının daha çok görsellikle ilgili olduğunu baştan kabul edince de karakterlerin yüzeyselliği sıkıcı olmaktan ziyade kabul edilebilir geliyordu. "Drive" gerçekten nasıl çıkmış bilemiyorum, ama Refn daha 2-3 film kadar onun ekmeğini yemeyi sürdürecek gibi görünüyor.


Film hakkında biraz detaya inecek olursam, önce başarılı olduğu kısımları ele almam lazım. Refn dışında kimsenin görsel estetik konusunda bu kadar takıntılı olduğunu görmedim. Her şeyin inanılmaz yapay ve plastik görünmesi ile ilgili kaygısı yok ve sahnelerini acele etmeden, sindire sindire ve hesaplı bir şekilde kurguluyor. Diğer filmleri gibi, güzel repliklere ihtiyacı yok. Çoğu zaman diyaloglar komik düzeyde basit ilerliyor ve karakterlerle herhangi bir özdeşim yapamıyorsunuz. Ama bu filmin özelinde bunun işe yaradığını düşünüyorum. Gerçekten "güzelliğin her şey olduğu" bir dünyanın içine çekiyor bizi. Bu güzellik, ulaşılması imkansız, sadece onunla doğarsanız sahip olabileceğiniz bir parlaklık olarak ifade ediliyor. Öyle bir ışık ki bu, güzellik özlemi ile çırpınan onlarca genç kızın birbirini yemek için yanıp tutuştuğunu görüyorsunuz. Bu gerilimi çok güzel yaratıyor. Pek çok yan karakter ile destekliyor ve sona doğru iyice bir kabusun içinde bulmanıza yardım ediyor. Müzikler de, diğer filmlerde olduğu gibi başarılı. Bir "Nightcall" yok elbette, ama filmi alıp götürüyor diyebilirim. Hatta içimden sürekli uzun bir müzik klibi izlediğim düşüncesi geçti film boyunca. Refn, şahane bir klip yönetmeni de olabilirmiş.

Negatif yanları ise aslında çok ufak tefek değil, filmin dev kusurları olduğunu düşünüyorum. Bunlardan en büyüğü sanırım inandırıcılıkla ilgili. Hayır, film inandırıcı ya da gerçekçi olmaya çalışmıyor. Leoparların oda bastığı ya da kan banyoları yapılan bir filmden bahsediyoruz. Daha çok karakterlerin gelişimi ve değişimi konusunda bir acele ve temelsizlik söz konusu. Jesse, herkesin -nedense- çok güzel bulduğu ve tapındığı bir figür. Ama narsisistik yükselişi ne zaman oluyor, neden oluyor asla anlamıyorsunuz. İyi olduğunu düşündüğünüz bazı karakterler, neredeyse gizli cadılara dönüşüyor. Jesse ortalıktan kaybolduktan sonra bile film bitmiyor. Sembolizmin basitliği ve sığlığı sona doğru kusulan bir "göz"den ya da yamyamlık, kan emicilik ve ölüsevicilik gibi çok da gerekli görünmeyen cinsel yönelimlerden gözünüze parmak sokmaya başlıyor. Refn kendisi de filminin çok derin meselelerle uğraşmadığını kabul ediyordur diye düşünüyorum. Çünkü görüntü yönetimine kafa patlatmaktan neredeyse filmin gerisini unutmuş gibi görünüyor.


Oyunculukları dışarıda tutuyorum elbette, çünkü iyi oyuncuların irili ufaklı rollerde harikalar yarattığını düşünüyorum. Aynı şekilde kostümler ve makyajın de ayrıntı ile çalışıldığını söyleyebilirim. Ama filmde sürekli "evet, şimdi oluyor" dediğiniz ama asla "olmayan" bir şeyler var. Yani "Black Swan" ile kıyaslayabilirsiniz, ya da Lynch filmleri ile. Ama yine de asla onlar gibi olamayan, olamayacak bir eksiklik hissi var. Yoksa filmin konusu, geçtiği ortam ve fikir mükemmel bir malzeme sağlıyor. Refn şahane bir fırsatı kaçırmış ama ortaya izlenmeyi hak eden bir film çıkarmış diye düşünüyorum.

Bu film bu hali ile "Drive"dan bir adım geri, "Only God Forgives"ten bir adım ileride duruyor. Yine de benzerini bulamayacağınız bir şeyler de var. Sinema açısından kıt yaz aylarında kaçırılmaması gerekiyor diye düşünüyorum. 7/10

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Güney Kore'nin Son Acayipliği: Goksung - The Wailing (2016)


Güney Kore sinemasının son 15 yılda nasıl bir yükseliş gösterdiğini farketmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Chan Wook Park ya da Joon Ho Bong gibi artık "usta" kabul edilen yönetmenlerin eşliğinde sadece ülkesinde büyük bir tüketim piyasası olması bir yana, tüm dünyaya kendi adı ile pazarlanan bir sektör artık kore sineması. Öyle ki bir zamanların Hong Kong sinemasında olduğu gibi yönetmenleri tek tek Hollywood'a transfer olmayı ihmal etmiyor. (Ve tabiki oraya gidince bozuluyorlar.)

Hong-jin Na, daha önce iki meşhur filmden tanıdığımız bir isim: The Chaser ve Yellow Sea. İkisi de eleştirmenler tarafından da, izleyiciler tarafından da övgü ile karşılanmış filmlerdi. Henüz çok az film çekmiş olmasına rağmen Kore sinemasının geleceği adına umut veren bir yönetmen olduğu düşünülüyordu. Tarzını kısmen, kendisi yine Hollywood'a transfer olup oldukça bozmuş olan, I Saw Devil ve A Bittersweet Life'ın yönetmeni Jee-woon Kim'e benzetiyordum. (Ki en iyi filmi bence A Tale of Two Sisters'tır ama o epey farklı bir film.) Ama şimdi bahsedeceğim bu film, diğer her şeyden biraz uzakta duruyor. Ufak bir kore kasabasında geçmesi ile Memories of Murder hissi verse de, gerçekten pek de alakası yok.

Görüntü yönetimine şapka çıkarıyorum.
Filmin konusundan biraz bahsedecek olursak (biraz diyorum çünkü fazlası pek çok şeyi bozabilir), yemyeşil ve cennet gibi kore kırsalında yaşamakta olan köy halkı, normalde alışık olunmayan bir takım cinayetlere tanık olmaya başlar. Kasabada kırk yıldır tanıdıkları kişilerden bazıları çıldırıp ailelerini katletmeye başlar. Başta kasaba çevresinde bulunan bir zehirli mantarın yol açtığı bir intoksikasyon durumu olarak değerlendirilse de, film ilerledikçe bunun bu kadar basit bir delirme olayı olmadığı ortaya çıkmaya başlar. Kasabaya bir süre önce Japon bir keşiş gelmiştir ve bu toplu histeri krizi onun gelişinden sonra başlamıştır. Bununla birlikte ana karakterimiz bir polis memuru olan Jong-goo olayı araştırırken beyaz kıyafetler içinde konuşan garip bir kadına rastlar, kadın görgü tanığı gibidir ama hemen kaybolup gider. Kısa süre sonra da Jong-goo kendi küçük kızının tavırlarının değişmeye başladığını farkeder. Bütün bunları düzeltmesi için köye bir Şaman bile çağılır.

Hikaye görüldüğü gibi oldukça karmaşık. Daha da karmaşık yapan kısım, hikayedeki kritik karakter sayısının çok fazla olması sanırım. Teknik anlamda filmin diğer yakın dönem kore filmleri gibi oldukça kusursuz olduğu ortada. Açılıştaki yağmurlu cinayet mahalli sekansı gerçekten tüyler ürpertici. Film ilerledikçe türler arasında gezinmeye başlıyor ve bir noktada gerçekten korku filmi havası vermeye başlıyor. Karanlığın arttığı, mum ve ay ışığının ağır bastığı kısımlar da çok iyi çekilmiş. Oyunculuklara ise şapka çıkarıyorum, "possessed" küçük kızın oyunculuğu neredeyse oscarlık kıvamda. Özellikle bizim de "cinli" filmlerden alışık olduğumuz o "exorcism" sahneleri, alışık olduğumuzdan çok daha etkileyici oluyor oyunculuklar sayesinde. Zaten hikayenin Türk kültürünü andıran bir yanı da yok değil: bir kız garip davranmaya başlar, bir teyze cin olduğunu düşünür, hoca çağırılır ve cin kovulur. Bu Uzakdoğu kültüründe hayaletler ve iblisler üzerinden yaşanıyor olmakla birlikte, ritüelleri oldukça absürd ve filmin komik tonuna da yardım ediyorlar. Çünkü inanması zor ama, bu film bir yandan oldukça komik bir film. Özellikle ilk üçte birlik bölümü gülümseyerek izleyeceksiniz. Filmi biraz daha öteye götüren kısım ise bu "basit" sayılabilecek ayin sahneleri ile yetinmeyip, neredeyse her adımda biraz daha uç bir noktaya götürüyor olması. Senaryonun karmaşası sonsuz ve hala internette tam bir çözümlemeye rastlayamadım. Ama sanırım filmi bu kadar başarılı yapan şey de, neredeyse her şeyi belirsizlik içerisinde götürmesi ve sonunda da bu belirsizliği aydınlatacak ufak bir kibrit yakıyor olması. Diğer türlü bakan kimseler ise filmin mantık ve süreklilik hataları ile dolu bir senaryosu olduğunu düşünebilir. Ama unutulmamalı ki, bu alegorik bir film bir yandan.

Bu sahne 15 dakika sürüyor ve gerçekten tanımlaması zor.

Şimdi spoiler ile biraz daha içerikten bahsetmek istiyorum. (Spoiler istemeyen güvenle bir sonraki paragrafa atlayabilir.) Filmin üzerinde kafa yorduğu bir takım kavramlar olduğunu düşünüyorum. Bunlardan biri "yabancı korkusu", bir tanesi de "inanç". Filmde Japon keşişin varlığı en başından beri bir belirsizlik olarak sunuluyor. Filmin daha başlarında onun suçlu olduğuna dair çok net kanıtlar elde etmemize rağmen, bir şeyler sürekli aslında onun gerçek kötü olmadığını haykırıyor bize. Filmin twistleri bitmek bilmiyor çünkü sadece Japon adamın haksızlığa uğradığına dair düşüncem 5 kere değişmiş olabilir. Filmin 3 kritik karakteri var: japon keşiş, beyazlı kadın ve şaman. Şaman bunlar arasında en belirsiz olanı. Muhtemelen iyi niyetlerle kasabaya gelmiş ama sonrasında iblis tarafından ele geçirilmiş zihni ile davranıyordu sonunda. Japon adam ise, tam olarak bir iblis değildi başlarda. Filmin büyük bir kısmı boyunca korkmuş ve şaşkın davranıyordu. Japon adamın kısmi bir ele geçirilme yaşadığını ama sonunda kamyonetle çarpmaları sonucu ölerek tam olarak şeytan tarafından ele geçirildiğini düşünüyorum. Beyazlı kadın ise, aksi kanıtlar sunsa da, aslında gerçekten iyi şeyler yapmaya çalışıyordu. Ama diğer insanların "inançları" olmadıkça bunu yapabilecek güçte değildi. Bir ruh veya başka bir şaman olabilir, bunu asla bilemeyeceğiz sanırım. "İlk taşı günahsız olan atsın." cümlesini akla gelen taş atma sahnesi ile filme girdiğini ve sonunda bir kenarda oturup başarısızlığına ağladığını da unutmamak gerek. İnanç ise burada önemli, çünkü film Budistik ayinler üzerinde ilerliyor olmasına rağmen, iki adet Hıristiyan din adamı da görüyoruz. Biri Junior bir rahip, sadece japonca tercüme yapabildiği için hikayeye giriyor, ama filmin sonunda onun şüpheleri ile aydınlatıyoruz olayı. Diğeri ise kilisenin başrahibi. Rahip kesinlikle elini sürmüyor, olayı hiç kabul etmiyor, hatta ana karakterimize mantıklı olanı, kızını hastaneye götürmesini ve doktorlara güvenmesini söylüyor. Uzakdoğunun "dini karmaşası" aslında kasabadaki insanların da kafasını karıştırmış görünüyor. Çünkü gelenekçi taraf ile modern taraf birbiri ile çatışıyor. Açıkçası ikisinin de belirgin bir faydası olmuyor, çünkü her şey sadece daha kötüye gidiyor. Düşünülmesi gereken ayrıntı, gerçekten beyazlı kadının dediği ile ilgili. Eğer kişi inancını koruyabilirse ve bütün kanıtlar aksini gösterse bile hala bunu sürdürebilse, gerçekten filmin sonu farklı mı olacaktı? Ben filmin bir anlamda bu dini metni öğütlediğini düşünüyorum, ama oldukça kanlı ve sert bir stil ile.

Kore sineması adına iyi bir adım olmuş diye düşünüyorum, çünkü çok iyi polisiyeler, aksiyonlar izlemiştik. Hatta şahane korku filmleri bile yaptılar. Ama neredeyse her türü birbirine karıştıran ve ortaya gayet elle tutulur bir film çıkaran çok film yok. Bu film gariplik, esrarengizlik ve kafa karıştırma kategorilerinden tam not alıyor. (İlginç bir şekilde japon filmi The Cure'u anımsatıyor bu özelliği ile.) 2016 sinema adına fakir bir yıl, bu film ise bu kadar kurak bir yılda vaha gibi geliyor. İki buçuk saat olmasından çekinmeyin çünkü neredeyse hiç yavaşlayan ve izlemeyi zorlaştıran bir anı yok. 8/10

19 Ağustos 2016 Cuma

Cafe Society ve 2016 Mutsuzluğu

-İnat ettim, Kristen Stewart'dan adam gibi performans çıkarmam lazım.

Cafe Society bir süredir merak etmeyi bıraktığım Woody Allen filmleri serisinin son halkasıydı. Ama bir şekilde kötü bir günü biraz neşelendirmek umudu ile sinemada izlemiş bulundum. Pişman mıyım? Zerre hayır. Ama bir yandan önemsemekte zorlanıyorum. New York aşığı bir adamın, 1930'larda geçen bir çeşit Amerikan "Aşk-ı Memnu" hikayesi çekmesinde şaşılacak bir şey yok. Kristen Stewart oyunculuk yapabilmek için kendini fazlası ile zorlamış ve kendisine göre iyi ama onun tierinde bir oyuncu için kötü bir performans göstermiş. Bunun haricinde film su gibi akıp gidiyor. Filmden sonra arkadaşlarla filmografisine tekrar göz atınca, en çok filmini izlediğim yönetmenin Allen olabileceğini fark ettim. Blue Jasmine bence şahane bir filmdi, son 10 yılda çektiği en iyi filmdi belki de. Midnight In Paris ve Match Point de oldukça iyi filmlerdir. Vicky Cristina Barselona fanatiği olmadığımdan onu biraz dışarıda tutuyorum. Allen 80 yaşına gelmiş olmasının da etkisi ile yaratma dürtüsü hariç pek çok şeyini kaybetti. Love and Death'in komedisi, Manhattan'ın atmosferi ya da Hannah and Her Sisters'ın şiirselliği gibi şeyler yok. O tutku çoktan uçup gitmiş, geriye ilginç hikayeler anlatmayı seven bir amca kalmış sanki. Bunu da defalarca kez yaptığı için artık otomatik bir şekilde zaten ortalama üstü filmler çekebiliyor. O beyin bir şekilde demansiyel sürece girmiyor. Beni en çok şaşırtan şey de bu. David Bowie ve Prince'in ölümü 2016'yı oldukça lanetli bir hale getirmişti. Bir gün Woody'yi kaybedersek, bu kadarını kaldırabilir miyim emin değilim.

2016 demişken, bilmiyorum bu kadar kötü bir yıl daha görecek miyim? Büyük konuşmamak lazım, beterin beteri oluyor ve her yıl bir diğerinden daha kötü gidiyor sanki. Mutsuzluk dozum gittikçe artıyor, gelecek belirsizleşiyor. Yakında tatile çıkacağım ve belki daha neşeli yazılarla geri dönerim. Hayatımın en yorgun ve bitkin dönemlerinden birini geçiriyorum. Öldürmeyen şey güçlendirir derler, ama düşününce bu benim için doğru olduğu kadar, bana eziyet eden güçler için de geçerli görünüyor. Tekrar olumlu ihtimallerin de aklıma geleceği günleri şimdiden özledim.