13 Aralık 2016 Salı

Hearthstone Güncesi: Gadgetzan Legendary'lerine Ayrıntılı Bir Bakış Pt. 2

İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

Şimdilik MSoG'dan çok keyif aldığımı söyleyemem çünkü meta aniden Jade Golem druidleriyle dolup taştı. Bu türe face gitmek dışında bir çözüm bulabilmiş değilim. Freeze mage'imle bile zorlanıyorum. Sanırım Jade spell'leri biraz nerflenecektir. 1 manaya dev golemler atmak oyunun sonuna doğru çok kolaylaşıyor ve kazanmanızı imkansızlaştırıyor.

Neyse, yine bir nöbet gecesi kaldığım yerden devam ediyorum.

Inkmaster Solia


Inkmaster Solia, benzerlerini ilerleyen kartlarda da göreceğimiz bir özelliğe sahip. Büyücü ekibimizin ana kartı olan Kazakus'a yardımcı bir Mage kartı gibi görünüyor. Solia aslında göründüğünden daha çok işe yarayabilecek bir kart. Blizzard, belirgin bir şekilde büyücü grubunu tıpkı Reno Jackson deck'leri gibi "highlander" formatta hazırlamamızı istiyor. Deckinize her karttan bir tane koymak elbette büyük bir risk, çünkü istediğiniz kartın elinize gelmeyeceğini ve daha çok yaratıcılığınızı kullanmak zorunda kalacağınızı söyleyebilirim. Çoğu zaman elinizdeki malzemelerle harikalar yaratmanız gerekiyor. Solia, Kazakus'u 4. elde attığınız takdirde yaptığınız 10 manalık büyüyü, ya da Pyroblast gibi 10 manalık abartılı bir büyüyü bile 0'a atmanızı sağlarken size ciddi bir tempo avantajı kazandırıyor. Özetle Kazakus-Reno Jackson'lı decklerde fazlası ile kullanışlı ve kesinlikle dust'a dönüştürülmemesi gereken bir kart. (4/5)


Knuckles



Goril ailesinin yeni legendary üyesi Knuckles, 5 manaya göre oldukça sıradan statlarıyla ilgi çekici olmaktan uzak. Hunter için yeri temizlerken bir yandan face gidebilme şansı vermesi nedeniyle elbette facehunterların ilgisini çekecektir ama 5 mana zaten agro bir oyun için oldukça ileri bir aşama sayılır. Bu açıdan Knuckles, ortalama değerde bir minion ve çoğu zaman arzulanan etkiyi göstermeyecektir. Olur da oyun bir şekilde uzarsa ve yer ufak tefek minionlarla dolu olursa elbette faydalı da olabilir. Yine de çok çarpıcı bir kart değil ve hunter için ortalama bir legendary kartımız daha oldu. Sanırım zaten King Krush dışında da elle tutulur legendary kartı olmadı zavallı Hunter'ın. (3/5)



Krul the Unshackled


Hepimiz biliyoruz ki, Demon'lar en sevilen minion türü değil. (Pirate'lar kadar da kötü değiller o ayrı mesele.) Çoğu zaman sadomazo davranışlar sergiliyen bir minion tipi olan demonlar genelde birbirilerine çok yardımcı olmuyorlar. MSoG ile bu biraz değişti, artık bütün demonlara +1/1 veren kartlarımız da var. Blizzard elbette insanları daha fazla demon kullanmaya özendirmeye çalışıyor. Krul, bu konuda çok başarılı bir kart bence. Yine Kazakus gibi, her karttan bir tane olması şartı koşarak, bol demon'lı bir deckin, Deathwing, Dragonlord'u olmaya hazır. Üstelik bu bir deathrattle değil, yani rakibinizin yapacak pek bir şeyi yok. Koyun veya kurbağa yapsa bile yere inecek 2-3 demondan kurtulmak için iyi bir alan büyüsü atmak gerekecek. Ben oldukça başarılı ve oyun bitirici buldum. Adeta Warlock için bir N'Zoth. (4/5)



Kun the Forgotten King


İşte bu expension ile gelen en iyi kartlardan biri, muhtemelen Cenarius'u geçebilecek kalitede bir legendary var karşımızda. İki seçenek sunuyor olması şu anlamda önemli, eğer topdeck olarak çekerseniz de en azından 10 armor alıp bir el daha hayatta kalabilirsiniz ama eğer eliniz minion doluysa çok büyük bir avantaj sahibisiniz artık. Attığınız anda tekrar mana kristallerinize sahip oluyorsunuz. Bu kartı Aviana ile birlikte kullanırsanız rakibiniz için oyun bitmiş demektir. Yeri kocaman kartlarla kaplayabilir ve sanırım Brawl ya da DOOM dışında hiçbir şeyle mücadele edilmez hale getirebilirsiniz. 7/7'lik bedeni ise bedavaya attığınızı düşününce çok iyi. Bunu bulup da kullanmayan Druid düşünemiyorum. Kraftlamak için de oldukça ideal bir kart. (5/5)

Bu yazı yazılırken acil serviste 3 farklı hasta tarafından bölündüm, arkada ise Aphex Twin çalıyordu. Yarın devam etmeyi düşünüyorum. Sizin de dikkatinizi çeken kartlar varsa yorumlarda paylaşabilirsiniz.

9 Aralık 2016 Cuma

Westworld Bölüm 10: İki Taraflı Akıl


Westworld'ün çok merakla beklenen finalini pazartesi günü izleme fırsatı buldum. (Yine de yoğunluktan ancak yazabiliyorum.) Son bölümlerle ilgili karışık hislerimi daha önce burada ve şurada ifade etmiştim. Okumaya vakti olmayanlar için de şöyle özetleyebilirim: Dizi ritmini kaybediyor, yavaşça yüzeyselleşiyor, çözülmesi gereken bir bulmacaya dönüşüyor ve gerçekten peşinde olduğu felsefi metinleri terk ediyor. Açıkçası benim bir diziyi artık kafamda oluşan soruları cevaplaması için izlemem gibi bir durum söz konusu değil, bunu üniversite yıllarımda Lost ile yaptım ve bunun pek de iyi sonuçlar vermediğini sağır sultan bile biliyor.

10. bölüm, Jonathan Nolan tarafından yönetilmiş olması ve 90 dakikalık uzun metraj süresi ile oldukça ümit vadediyordu. Son bölümlerde iyice kabız bir hal alan olay örgüsünün çözümlenmesini finale bıraktıklarını tahmin ediyordum. Tahmin edemediğim ise, gerçekten bu kadar kapsamlı bir final bölümü yapacaklarıydı. Ben 2. sezona devam etmek konusunda bile ince bir şüphe duyarken, final bölümü bana cevabımı verdi. Çıkıp da bugüne kadar izlediğim en iyi final bölümü falan diyecek değilim. (internette böyle yorumlara bolca denk geldim.) Dizinin neredeyse ilk sezon boyunca ortaya attığı bütün soruları cevaplama çabasını ve bunu gayet de iyi başarmasına saygı duydum. Ama benim asıl sevdiğim kısmı kesinlikle bu değil.

Önceki yazılarda bahsettiğim ve bir kısmını yazma gereği bile duymadığım (Dolores=Wyatt) bilmeceler tam tahmin edildiği gibi çözüldü. Elbette dizinin bilmece çözmece olmamasını sağlayan da bu sıradaki muhteşem yönetmenlikti. Kurgunun drama dozu çok başarılıydı. Sezonun ortasından beri tahmin ettiğim siyahlı adam ve William'ın aynı kişi olması mesela, çok tatlı bir geçiş sekansı ile bize sunuldu. Özellikle William'ın aynı olayları defalarca nasıl yaşadığı, aradan geçen yılların onun duygularını yozlaştırıp onu güç manyağı bir canavara dönüştürdüğünü izlemek etkileyiciydi. Aynı şekilde Dolores'in onu kurtarmaya gelecek aşkını anımsaması ama karşısında onu öldürmeye çalışan kişi ile aynı kişi olması gerçekten üzücü ve etkileyiciydi. Dolores her bölüm gıcık olma sınırında gezdiğim bir karakter olarak final itibariyle sempatimi kazanabildi.

Dizinin en çok ilham aldığı filme bir dönmek istiyorum finalin de şerefine. Blade Runner. Ridley Scott'ın başyapıtı, gerçekten bugüne kadar yapılmış en iyi 3 bilimkurgu filminden biridir. Ele aldığı konuyu derinlemesine işlemesi, sadece düşünsel değil duygusal dünyanıza da hitap etmesi, oyunculukları ve müzikleri, neredeyse odanızda hissedeceğiniz derecede yoğun atmosferi ile sonsuza kadar izlenecek bir eser. (Bu yüzden de gişede batmış olması şaşırtıcı değil.) Blade Runner'la ilgili en etkileyici detaylardan biri şuydu tabi: Adamımız artık kontrolden çıkmış androidleri öldürmekle görevlendirilmişti, ama kimin android olduğunu anlamak oldukça zordu. Bu yüzden bir test yaptırmak gerekiyordu. Androidlerin ise bir gezegendeki madenlerden kaçıp dünyaya geldiklerini düşünecek olursanız film ilerledikçe kendinizi taraf değiştirirken buluyordunuz. Bir noktada tek tek ölen androidlere acımaktan, filmden zevk almak imkansız hale geliyordu. Sadece köle olmak için yaratılan bu yarı-canlı varlıkların hayatlarının son günlerini özgür geçirme çabaları asıl kahramanların onlar olduğunu söylüyordu.

Westworld sonunda bana bu hissi vermeyi başardı. İlk bölümlerde daha yoğun hissettiğim o sempatiyi sonuna kadar hissettim. Maeve'in gereksiz kanlı ve aksiyonlu kaçış bölümleri bile bunu bozamadı. Dolores'in başkaldırışı, lab'da incelenen (ve cinsel olarak istismar edilen) Hostların kanlı intikamı gibi sahneler gerçekten olması gerektiği gibiydi. Son sahne itibariyle insanlara yönelik ciddi bir soykırım gerçekleştiren Host'lar yıllardır çektikleri eziyetin intikamını alıyor ve Westworld'un bir pazarlama harikası değil de kendilerine ait bir dünya olduğunu göstermek istiyorlar gibiydi.

Önümüzdeki sezon bizi neler bekliyor? Tahminlerim çok olağandışı değil. Ford'un ölmediğini, ölenin bir kopya olduğunu düşünüyorum. Dolores'in gerçekten başkaldırının merkezinde olacağını ve daha önemli roller oynayacağını, yanına Teddy'yi alacağını düşünüyorum. Sonradan Ford tarafından kaleme alındığını öğrendiğimiz Maeve'in kaçış planının geri sekmesi üzerine ikinci sezon çekirdek anılarına kazınmış kızını arayışına tanık olacağımızı düşünüyorum. Maeve'in doğası ile en çok yüzleşen karakter olması ile birlikte kızını bulması durumunda gerçekten bir yandan isyan etmeye çalışan bir yanda da robot olmanın kaçınılmaz kurallarına karşı koyamamasının onu ne kadar yaraladığını göreceğiz bence. Siyah giyen adamın ise gelişmelerden memnun olduğu ortada, vurulmuş olmasına rağmen. Gerçekten hayal ettiği Westworld'e, Arnold'ın yaratmak istediği direnişe şahit olduğumuzu düşünecek olursak 2. sezon gerçek bir çatışma ortamında geçecek. Robotlar ve insanların yüzlerce filme konu olmuş savaşını bir kere de Westworld üzerinden izleyeceğiz. Bu bence dizinin aslında ancak heyecan verici hale geldiğini gösteriyor.

Ne yazık ki 2. sezon 2018'de gelecekmiş. Açıkçası eğer düzgün bir senaryo ve yine 100 milyon dolar gibi bir bütçe ile karşımıza çıkacaklarsa seve seve beklerim. Bu sürede Nolan ve Lisa Joy bu sezonki hatalarından dersler çıkaracak ve daha akıcı bir sezon ile geleceklerdir. Game of Thrones gibi, Westworld de yıllarca beklediğimiz ve çıktığı gibi 2 ayda tükettiğimiz dizilerden biri olacak.

Dipnot: Antony Hopkins'e daha çok uzun ömürler diliyorum. Bu bölümde gerçek olmadığına inansam da öldüğünü görmek üzücüydü.

Dipnot 2: Bölümün adı olan "Bicameral Mind", beynin iki taraflılığı anlamına geliyor. Bu eski teoriye göre insan beyni konuşan ve düşünen, bir yandan da emirlere istemsiz olarak uyan 2 bölüme sahip. Bunun Host'ların (ve aslında insanların da) yaşadığı dualizm hakkında güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum. Aşağıdaki şekil de belki dizinin ele aldığı konuyu anlamaya biraz yardımcı olur.


3 Aralık 2016 Cumartesi

Hearthstone Güncesi: Gadgetzan Legendary'lerine Ayrıntılı Bir Bakış Pt. 1

Sonunda uzun süredir beklenen ve oyunun mekaniklerini oldukça değiştireceği beklenen Mean Streets of Gadgetzan (MSoG) geldi ve hepimiz bir süredi biriktirdiğimiz altınlarımızla ve oyunun cimrilikler verdiği 6 paketi açıp birkaç legendary'ye rastlamak için dua ettik. Ben 24 pack açtım ve çok mutluyum ki Kazakus'a denk geldim. Normalde pek şanslı biri değilimdir ama bolca Epik de buldum ki bu açıdan memnunum. Ama diğer yandan bir anda dolaşıma giren 132 kartı nasıl hazmedeceğimi bilemedim. Nasıl bir deck kurmak lazım diye düşünüp duruyor insan. Elbette Kabal ailesi Reno Jackson tadında highlander deckler, Grimmy Goon ailesi silah ve minionları upgrade eden sistem üzerine kurulu deckler ve Jade ailesi de artık meşhur olmuş Jade Golem sistemi ile karşımıza çıkacak gibi görünüyor. Ama kulağa geldiğinden çok daha zor, dengeli bir deck yaratmak.

Tabi açılan pack'ler aynı kartlarla dolu olunca (çok şükür Blizzard ilk günkü bug'ı düzeltti.) elimiz dustla doldu. Şimdi yeni bir legendary yapmak için acele etmemeli diye düşünüyorum, biraz daha beklemeli. Yaptığınız legendary 1 ay sonra size bir packten çıkabilir. Yine de çıkmasını isteyeceğiniz ya da görür görmez kırmak isteyeceğiniz legendaryleri birbirinden ayırmak için genel bir bakış atmak istedim. Alfabetik sırayla gideceğim.

Auctionmaster Beardo


Bu kart, hearthstone top decks sitesinde 5 üzerinden 2.2 ile en düşük puana sahip legendary olabilir. Nereden baksanız kullanışsız gibi görünüyor, ama şu açıdan da bakmak lazım. 3 mana 3/4lük bir minion zaten fena değil, üstelik Coin kartını saklarsanız 2 kere hero power kullanmak kolay ama çok uzun bir ömrü olmayacağı ve erken oyun için üretildiği de belli. Belki kontrol Mage tarafından 1-2 manalık basit büyüler arasında kullanılabilir ya da daha sonra adı geçecek olan yeni Priest kartı olan Raza, The Chained ile güzel bir ikili olabilir. (Raza oyunun kalanı boyunca hero power'ı 0 manaya atmanızı sağlıyor.) Warrior da Shield Slam için kasabilir, sonuçta büyüleri oldukça ucuz. Onun dışında tavernlerde falan göreceğimiz bir kart. (2/5)

Aya Blackpaw



Aya, Jade ailesinin üçlü classs legendary'si. Yani oyundaki ağır toplardan biri olması gerekiyor. Şu haline bakıldığında oyuna girerken ve çıkarken arkasında bir minion bırakıyor olması başlı başına iyi. Bir de bu minion'ın tahminen 4/4 ve 5/5 şeklinde olacağını da akılda tutmak lazım. (Öncesinde başka Jade Golem kartları oynanmışsa.)  Tabi bu kartı N'Zoth tan tutun Brann Bronzbeard'a kadar bir sürü kartla kombo olarak kullanabilirsiniz. Ben daha çok Rogue kartları iyi görünüyor ama 6 mana oldukça pahalı Rogue curve'ünde. Druid içinse peynir ekmek gibi gidecektir. Kısacası ilk bakışta pek çarpmayan ama biraz düşünülünce oldukça işinize yarıyacak bir minion. (4/5)


Don Han'cho


Grimy Goon'ların temel üçlü class legendary'si de bu yapışık ogre ikizler. İlk bakışta yine çok çarpıcı bir etkisi yok, ama Grimy Goon'ların genelde bu +/+ etkisi ile çalışacağından bahsetmiştik. Bu kartta problem, etkinin hangi karta gideceğinin belli olmamasında. Bunun yanında bu tarz büyük minionlarla baş etmenin pek çok yolu var. En doğru kullanım alanı charge minionları bufflamaya çalışmakla olabilir. 1 manalık 1/1'lik Stonetusk Boar'u 6/6'lık yere atmak nereden baksanız çılgın bir avantaj sağlıyor. Kısacası bu kartla zarar etmeyeceksiniz hiçbir şekilde, ama ne Kazakus gibi eğlenceli bir yönü var, ne de Aya gibi taktiksel bir eğlence sunuyor.  Brann Bronzbeard ve Sadece bir minionı güçlendiriyor ki bu da hiç kötü değil elbette. Doppelganster diye bir kart var bu expensionda, henüz görmediyseniz ona bir göz atın ve bu kartla ne kadar abartılı bir uyum gösterdiğini görünce şaşıracaksınız. (4/5)

Finja, the Flying Star


Finja, murloc kelime oyunlu kartların yenisi. 5 mana bir murloc için en yüksek değerlerden biri, ama nereden baksanız yere 2 tane minion çağıracak kadar güçlü. Bu açıdan bir murloc deck için kötü bir kart olduğunu söyleyemem. Ama burada ayrıntı, bir minion öldürme zorunluluğundan geçiyor. Karşıdaki minion ölmezse aldığınız hasarla kalırsınız ve bir şey de olmaz. 5 manayı 2/4'lük bir miniona ayıracaksanız, gerçekten stealthi kaldıracağınız anı iyi kullanamanız lazım. Ben murlocseverlerin çılgınlar gibi peşinden koşacağını düşünmüyorum. Belki mana değeri 4 olsa ya da bu hali ile epik olsa da yeterli olabilirdi. "Anyfin can happen" tarzı deckler için elbette anahtar minionları pat diye yere koyması açısından çok daha değerli olacaktır. (2.5/5)

Genzo, the Shark


Uyanıklığı ile isim yapmış Genzo, tam agro kart çekme makinesi. Eğer Warlock değilseniz Hunter ve Warrior agro decklerinde en büyük eksiği kartların bittiği zaman topdecke mahkum kalmaktı. Şimdi bu sorunu bu kartı hayatta tuttuğunuz sürece sona erdiriyorsunuz. Warrior yine hadi neyse, çok fazla kart çektiren spell'i var ama Hunter kart çekmek konusunda ciddi problemler yaşıyor. Şimdilik biraz erken ama en azından 4. ele geldiğinde kartı kalmayacak olan face hunter'lar bir deneme sürüşü yapmalı. Onun dışında 4 manada 5/4 zaten fena bir değer değil. (3/5)


Hobart Grapplehammer


İnceleyeceğim ilk class legendary'si, iyilerden bir tanesi diye düşünüyorum. Bir warrior için, hele hele pirate oynuyorsa, silahının vuruşunu 1 arttırmak çok avatajlı. Gorehowl'un 7 değil 8 olması da keza oyunu baştan aşağı değiştiriyor (Ragnaros'u alabilmek gibi mesela.) Nereden baksanız pek zarar edilecek bir minion değil, 2 mana 2/2 zaten fena değil zaten. Özellikle bol silah kullanan pirate decklerde yer almalı diye düşünüyorum. (3.5/5)

1 Aralık 2016 Perşembe

Mean Streets Of Gadgetzan'dan Bug'lı Açılış

Türkiye Avrupa server'ına bağlı olduğundan oyuna henüz ulaşamadık ama Amerika'daki türdaşlarımız çoktan oynamaya başladı bile. Çoğu oyuncu 50 pack'lik pre-order yapmıştı, malum 170 küsür kartı zamanla açmak oldukça uzun süreceğinden. Herkes çılgınlar gibi pack'lerini açmış ve ortaya şöyle garip bir sonuç çıkmış. 3-class'lı kartlar diğer bütün kartlardan daha sık ortaya çıkıyor. Hatta aşırı sık çıkıyor bile diyebiliriz.

Forbes'te bugün bir yazı yayınlandı. Yazıyı yazan kişi 100 adet pack açtığını ve sonuçta neler çıktığını anlatmış. Her pack'te en azından 1 rare olması gerektiğini biliyoruz, her 5-10 pack'te 1 epik ve 20 pack'te 1 de legendary çıkması gerekiyor belirtilen istatistiklere göre. 100 pack'ten sadece 3 tane legendary çıkmasının hayalkırıklığından bahsetmiş. (Bu arada 50 pack Blizzard armağan etmiş, 40 kendi altınlarıyla almış, 6 pack oyun veriyormuş, gerisini de parasıyla tamamlamış.) Sonuçta 3 Legendary kartın da 2'si aynı kart çıkınca gerçekten canı sıkılmış adamın. Dahası Blizzard'ı insanların oyuna para harcamaları için kart oranlarını manipüle etmekle itham etmiş. Sonrasında 60 pack daha açmış ve 3 legendary daha bulmuş. (Bir tane diğer 2 aynı legendary'nin golden olanıymış :))

173 karttan 4'ünün aynı kart olma ihtimali?
Sonrasında 160 pack açmış biri olarak bazı kartların çok sık olarak aynı pack'lerde karşısına çıktığını fark etmiş. Bunu biraz araştırınca internette bir dalga insanın bu kart sıklığındaki bug hakkında şikayet ettiğini görmüş. Birkaç saat sonra da Blizzard açıklama yapmış. Şu an bu durumu fark ettikleri ve inceledikleri şeklinde. Ama tabi o kadar paraya ve altına kıyan insanlar bazen aynı pack'te karşısına çıkan 4 aynı kartı çoktan dust yapmış durumda. Blizzard'ın bu problemi tam olarak nasıl çözeceğini merak ediyorum. Çünkü para kazanmaya çalışırken tekrar oyuncularının güvenini kaybetmiş oldu.

Bu manzarayı görmek istemezdim.
Ben de bir süredir bu expension için altınlarımı biriktiriyorum. Yarın oyun bize de bedava 6 pack verecek -belirli görevler sonucu- ve biriktirdiklerimle de pack alıcam. Ama bir yandan eğer bu sorun çözülmeyecekse altınlarımı harcamak da istemiyorum. Daha kötücül bir bakış açısı ise Blizzard'ın bunu kasıtlı yaptığını düşünenler de olacaktır. Ben oyuna minimum para harcamaya çalışan biri olarak (birkaç wing satın almak dışında harcamam olmadı) açtığım 20 pack'ten de aynı kartlar çıkarsa tam bir hayalkırıklığı olacak. Öyle bir durumda kendimi Wild moda doğru yelken açarken görebilirim.

Özetle, Blizzard'ın problemi çözdüğüne dair mesajı gelene kadar altınlarınızı packlere harcamamanızı öneririm. Sonrasında geri dönüşü olmayacaktır.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Mean Streets of Gadgetzan'a Giriş


Yarın Mean Streets of Gadgetzan geliyor. Hearthstone herhalde ilk defa bu kadar büyük bir değişimden geçiyor. Oyunun artık eski heyecanını kaybettiği ve oyuncu sayısında azalma olduğunu gören Blizzard, yepyeni bir oyun yaratmaya girişmiş. Whispers of the Old Gods iyiydi, Karazhan fena değildi. Oyunu hayatta tutacak bir miktar taze kan sağladılar. Ama bu durumun kalıcı olmayacağı belliydi, bu açıdan HS ekibi için oldukça devrimsel bir adım bu.

MSoG hakkında konuşacak yazacak çok şey var. C'thun'da olduğu gibi yeni dinamikler geliyor, daha önce olmayan class ayrımları yapılıyor. Bunları burada daha sonra tartışmak mümkün. O kadar çok değişiyor ki oyun, dengeye gelmesi uzun sürecektir. Gadgetzan bir şehir ve bu şehir suçluların gezindiği, farklı mafyavari ailelerin birbiriyle savaştığı bir yer. Yıllardır tanıdığımız 9 class, 3'erli gruplar halinde bir araya geliyor.

Grimy Goons: Hunter, Paladin, Warrior (savaşçı aile) 
Kabal: Mage, Priest, Warlock (büyücü aile)
Jade Lotus: Druid, Rogue, Shaman (suikastçi aile)

Bu aile ayrımının şöyle bir önemi var. Artık bazı neutral minionları her class kullanamayacak. Bazı kartlar sadece Kabal ailesine açık olacak mesela. Benzer bir şekilde "random kart" kazandıran büyü kartları da bu şekilde işleyecek. Yani bir Hunter, random olarak Hunter, Paladin ya da Warrior kartı çıkarabilecek. Bu tabi işleri karıştırıyor ve sonsuz kombinasyona olanak sağlıyor. Son zamanlarda birbirinden kart çalan burgle-vari deckler popülerdi. Bu iyice bu konuda kafaları karıştıracak ve eğlenceyi arttıracak gibi görünüyor. (Bir Hunter'ın elindeli, Paladin kartını çalan Priest görürseniz şaşırmayın.)

Şimdi dikkatimi çeken birkaç karttan ve oyun stilinden bahsetmek istiyorum. Bu kartlar ne kadar tutacak, meta'daki diğer kartlarla ne kadar uyum sağlayacak, gözüktüğü kadar işe yarayacak mı bilmiyorum.

Jade Golem



Öncelikle Jade Golem'den bahsetmek lazım. Yeni C'thun olacak gibi görünüyor çünkü. Bu kartın özelliği şu, Jade Golem ile etkileşen kartlar mevcut. Hepsi de işe yarayan, güzel kartlara benziyorlar. Jade Golem özellikle Jade Lotus ailesine özel. Jade Golem asla direk olarak elinizden oynayacağınız bir kart da değil. Yaptığınız büyüler ya da attığınız minionlar ile summon oluyor. Ve trick noktası şu, her seferinde 1 fazla ile summon oluyor. Yani ilk çıktığında 1/1, sonra 2/2 ve böyle gidiyor. İşin daha da iyisi bu bir geliştirme gibi görünmediği için, silence ile susturulamıyor da. Yani çok aşırı güçlü bir kart var karşımızda. 3 class'ın da (rogue, shaman, druid) 4-5 adet ayrı jade golem kartı var ki bunların kombinasyonu ile daha da fazlası yaratılabiliyor. C'thun 1 veya 2 kere oyuna giriyor ve battlecry ile epey bir ortalığı temizliyordu ama Jade her seferinde baştan doğuyor ve tekrar öldürülmesi gerekiyor. Hangi removal ile temizlenecek bilemiyorum.
Mesela şu karta bir göz atın ve dediklerimi tekrar düşünün:

Mistress of Mixtures

Bu ufak kart, tahminlerim doğruysa, çok büyük işler başaracak. Son zamanlarda artan agro deck'lerle başa çıkmak neredeyse imkansız hale gelmişti. 4 veya 5. elde biten oyunlar zevk vermekten çok, sadece hızla rank basamaklarını tırmanmak isteyenlerin mezesi oluyordu. Hunter veya Warlock ile oynamak çok can sıkıcı hale gelmeye başlamıştı özetle. Blizzard da bu konuda sonunda düzgün bir adım atmaya karar vermiş. Murloc dışında agro decklere pek yatırım yapılmamış MSoG'da. Bu kart da 1. elden 2/2lik bir gövde ile rakibinizin oyunu hızlıca domine etme girişimlerini etkisiz bırakacak güce sahip. Ufak olmasına bakmayın, tam bir anti-agro silahı.

Drakonid Operative

Sadece bu kart bile MSoG ile sonunda tekrar eski gücüne kavuşacak Dragon Priest hakkında bir fikir veriyor olmalı. (Daha çılgın Dragon kartları da mevcut.) Bir zamanlar en çok sinir bozan ve aşırı güçlü olan bu deck, tam da bunun gibi, karşınızdakinin 3 kartını görmenizi ve aralarından birini seçmenizi sağlayacak şahane kartlarla popüler olacak. Tahminim Jade Golem'den sonra en üst sırada olacak. (Priest seven ve Purify sonrası ağlayanlara duyurulur.) En kötü yere 5 manaya 5/6'lık bir minion bırakacak olduğunuz için asla gözünüz arkada kalmayacak.
 Ysera büyülerini anımsatan bu büyü de mesela yukarıdaki argümanımı destekliyor.

MSoG Legendary minionlarını ayrı bir yazıda inceleyeceğim için şimdilik burada bir son veriyorum.

Westworld Bölüm 9: Meraklılara Cevaplar


Geçen hafta bölüm 8'de ne oluyor sorusuna cevap aramıştım. Bir yandan da dizinin bir çeşit düşüşe geçtiğinden endişe ettiğimi ifade etmiştim. Yine de Westworld'un kredisi kolay kolay tükenmez diye düşünüyordum. Ama ne olduysa oldu, dizi o temel heyecan duygusundan bir miktar kaybetti ve benim için tekrar o duyguyu yakalamak zor olacak gibi görünüyor.

Bölüm 9 görebildiğim kadarıyla Westworld hayranlarını oldukça tatmin etmiş görünüyor. Ben şahsen zevkle izledim, ama kesinlikle tatmin olmuş değilim. Öncelikle Westworld'un Lost gibi tamamen bir takım gizemli ve akıl almaz olayların çözülmesi üzerine kurulu olmasını reddediyorum. Tabi gizem hissi izleyiciyi uzun bir süre sürüklüyor. Beklentimizi sürekli aşan ve şaşırtan karakterler merak duygusunu arttırıyor. Ama sonuçta Westworld bundan daha fazlasını vadediyordu. Ya da ben diziyi en başından oldukça yanlış anladım.

Bu bölümde açıklanan iki temel şey, zaten herkesin olmasını beklediği teorileri doğruluyor. Bernard, Arnold'ın anılarından yaratılmış bir host. Siyahlı adam da William'ın yaşlılığı. Evet, bunlar büyük gelişmeler ama zaten bunları beklemiyor muyduk? Eğer Westworld'ü potansiyelinin altında bir "gizem" dizisi olarak değerlendiriyorsak bile, bizim ortaya attığımız teorileri doğruluyor olmasında nasıl bir zevk gizli? Kendi tahminlerimizin gerçek olması ile tatmin olmamız mı gerekiyor? Lost bittiğinde herkes ortaya attığı tonla soruya cevap vermemiş olmasının öfkesini kusmuştu. Westworld bu gizemli ve twist'li tonunu sürdürürse, sonu pekala öyle olabilir. Elbette soruları cevaplama konusunda Lost'tan katlarca daha başarılı, ama sonuçta izleyicinin aklını soru işaretleriyle doldurup sonra en popüler teori ile onaylamak daha basit dizilerin yapacağı bir şey.

Daha önce de söylemiştim, bölüm 4 ve 5 çok daha iyisi olabileceğini göstermişti. Ortaya sorular atmak ve sonra onları cevaplamak bir yana, bütün bu düzende daha felsefi bir şeyler olabileceğini hissettirmişti. Host'ların nasıl da insan olduğu ama bir yandan nasıl da insanlık dışı bir muameleye maruz kaldıklarını çok derin bir şekilde işlemeye başlamıştı. Bu acı verici hikaye, daha da açıklaması zor olayların ortaya çıkması ile sürükleyici oluyordu. Lost'tan ziyade bir David Lynch filmi tadı bile vermeye başlamıştı. Ki bu bir diziye yapılabilecek en büyük iltifat. (Twin Peaks, gel artık!) Bölüm 9 itibariyle dizinin hafiften kabak tadı verdiğini söylesem, bilmiyorum çok küfür yer miyim? Karakterlerin kasıntı ve felsefik konuşmalar yapması, herkesin sürekli birbirinin arkasından iş çevirmesi, kelimelere sembolik anlamlar yüklemek ve bunun üzerinden edebiyat yapmak falan gerçekten fazla "Nolan işi" olmaya başladı. Kusura bakma Jonathan ama bu projeye sonlara doğru yeterince kendini vermediğini düşünmeye başladım. Olay kurgusunu en başından kurguladıysan bile, ayrıntılarda ve diyaloglarda eski başarıyı gösteremiyorsun. (Elbette senaryo çoktan yazıldı ve dizi çoktan çekildi ama yine de konuşuyorum.)

Bu bölüm bize başka ne verdi? Ford'un kendi kopyasını da yapması ile ilgili paranoid düşünceler. Maeve'in beklediğimiz robot isyanını nasıl adım adım ilerlettiği. Dolores'in Westworld tarihinde kritik bir rolü olduğu ve Arnold'ın canını aldığı. Labirentin de aslında bildiğimiz Arnold'ın odasına çıkan basit bir koridor olduğu. Elbette Ford karakteri eskiden daha kendini çözmüş, erdemli bir karakter iken şu aralar oldukça cool bir pisliğe dönüşmüş durumda. Bu kadar kötü adamlık bana yaramadı. Ben Ford'u tanrıcılık oynayan bir otistik olarak değil, gerçekten insanın doğasını çözmeye çalışan bir filozof gibi hayal etmiştim. Ama kendi söylediği gibi, insan doğasına asla güven olmuyor. Bernard ve Maeve gibi o da bir hayalkırıklığı olmaya başladı.

Sezon finali ile ilgili çok büyük beklentilerim ya da heyecanım yok. Bu belki daha iyidir çünkü finale sakladıkları oldukça ters köşe sürprizler olabilmesi de mümkün Olursa ne güzel, diziye daha da ısınırım. Aşağıda videosunu göreceğiniz bir dakikalık promoya bakıldığında ise çok büyük bir olay yok, beklediğimiz olayların gerçekleştiğini göreceğiz gibi. Elbette şu aralar en heyecanla beklediğim dizi bölümü olacak, ama Game Of Thrones kıyaslamalarını bir kenara bırakmanın zamanı geldi. Öbürünün 2 yıl sonraki bölümlerini iple çekiyorum çünkü.


28 Kasım 2016 Pazartesi

Başı Sonu Olmayan Hikaye: Arrival (2016)


En sevdiğim film türünü sorsanız hiç düşünmeden bilimkurgu derim. Diğer yandan düzgün bir örneğini bulmanın en zor olduğu film türü de bilimkurgudur. Ama iyi bir bilimkurgu başka hiçbir şeye de benzemez. İyi bir bilimkurgu bittiğinde günlerce aklımdan çıkmaz, bir arkadaş gibi günlerce benim yanımdadır. İşte bu "iyi bilimkurgu" denilen şeye de yılda bir, bilemedin iki tane rastlarsam öpüp başıma koyarım.

Denis Villeneuve, Kanada'daki bir okul katliamını anlattığı Polytechnique'ten beri takip ettiğim bir yönetmen. Incendies ile ondan beklenmeyen bir çıkışa imza attığında da oradaydım. Ama genel izleyicinin tam karşısında duruyordum, çünkü gereğinden fazla önem atfedilmiş bir filmdi. Özellikle sert ama sulu sonu hikayesini inandırıcılıktan uzağa sürüklüyordu. Ama problem Villeneuve'de değildi elbette. Prisoners geldiğinde ise fırtınalar tekrar koptu. Bu sefer ben iyice kendimi uzaklaşmış hissettim, çünkü gereğinden uzun süresine rağmen başarısız bir polisiye/gerilimdi. Başarısız olduğu kısım yine senaryo ile ilgili problemlerdi gerçi. Villeneuve'ün yönetmenliği filmde en aklımda kalan şey olmuştu. Aynı sene çıkardığı, ve daha az dikkat çeken başka bir filmi, Saramago uyarlaması olan Enemy ise bence gayet güzel bir filmdi. Bu film sayesinde sıradan bir yönetmen olmaktan çıktı gözümde ve iyi bir senaryo bulduğunda döktürebilen bir adam olduğuna ikna oldum. Hemen sonrasında ise geçen senenin en iyi filmlerinden biri Sicario ile geldi. Oyuncularından senaristine kadar herkesin döktürdüğü, uzun yıllardır yapılmış en iyi suç dramasıydı. Sonrasında bir bilimkurgu filmi üzerine çalıştığını okuyunca heyecanlanmaya başlamıştım.

Bu uzun girişi yapma sebebim, yönetmenin bu film için öneminin altına çizmek istemem. Villeneuve asla çok güvendiğim ya da favorilerim arasına koyduğum bir yönetmen değildi. Bu film de bunu tam olarak değiştirmiyor, ama sonunda kendine has bir tarzı olduğunu, artık ismini bir imza gibi kullanabileceğini ispatladı. "Arrival", Nolan'ın "Interstellar"ından beri büyük bütçeli felsefik bilimkurgulara aç kalmış insanları doyurabilecek malzeme sunuyor. Ama aynı kitleyi aynı şekilde ikna edemeyeceği de kesin.


İki filmin birbiri ile sık sık kıyaslandığını göreceksiniz. Nolan'ın karmaşık ve epik filmi ile Villeneuve'ün 40 milyon dolar bütçesi ile mütevazı bir şekilde çektiği film neden kıyaslanır. Benzer bir zamansal karmaşayı ele almalarından dolayı muhtemelen. Nolan'ın filmlerinde son dönem iyice ortaya çıkan temel dert, aynı zaman da son Dark Knight filmini de filmografisinin dibine sürükleyen şey, kendini fazla ciddiye alırken diyalogları ile insanı bunaltan bir kasıntılığa sürüklemesiydi. Interstellar o kadar karmaşık ve karakterle dolu bir bulmacaydı ki, bütün bu yükün altından kusursuz bir şekilde çıkması imkansızdı. Karakterlerin "aşk"la ilgili şiirsel laflar ettiği, zaman kırılmalarının sonsuz bir dramaya malzeme olduğu, bilim kurallarının filmin heyecanı uğruna gevşetildiği garip bir sarmal. Yine de keyifle izleniyordu ve benzeri pek fazla film bulmak da mümkün değildi, sadece görselliği ile bile tekrar tekrar izlenebilecek potansiyele sahipti. Villeneuve ise Ted Chiang'in "The Story Of Your Life" isimli öyküsünden uyarlanmış bir senaryo ile karşımıza çıkıyor. Büyük ve karmaşık bir malzemesi yok, tonlarca karakteri, bambaşka gezegenleri, karadelikleri ya da yıldızlararası yolculuk sahneleri yok. Film boyunca dünyadan hatta belirli bir alandan neredeyse hiç ayrılmıyoruz, ama yine de insanı güzelliği ile çarpıyor.

Interstellar'ın sorunu karmaşası ve kasıntı hissiyatı ise, Arrival'ın başardığı da tam olarak bu. Makul bir sürede, sadece iki ana karakteri (ve 2 uzaylı karakteri) tekrar tekrar karşı karşıya getirirken, bir yerden sonra hoş bir kakafoni halini alan kurgusu ile izleyiciyi pek çok katmanda sürüklüyor. Öncelikle karşınızda bir uzaylı hikayesi var. Dünyanın 12 ayrı noktasına aynı anda inmiş, garip, günde sadece birkaç saat açık kalan, dev siyah yapılar var. İçerisinde ise ahtapot ile fil karışımı, başta ürkütücü ama sonra saygıdeğer gelen uzaylılar. (Onlarla karşılaşana kadar geçen ilk kısım gerçekten heyecandan öldüm.) Ana karakterimiz atom mühendisi, astronot, eski savaş gazisi ya da bilim dehası değil. Tam olarak bir dil bilimci. Evet, ana karakterin dilbilimci olduğu kaç tane film izlediniz bilemiyorum. Bu filmin özelinde, gerçekten ihtiyacımız olan da tam olarak bu karakter.


Villeneuve çok riskli bir karar almış, hatta bir süre bu senaryoyu reddetmiş diye okudum. Ama sonrasında bir şekilde ikna olduğunda, başka birinin elinde saçmasapan bir karmaşaya dönüşebilecek filmi, sade ve duru bir hale getirmiş. Özellikle sona doğru kurgu farklı zamanlar arasında sıçrama yaparken bile asla yolunuzu kaybetmiyorsunuz. Uzaylı hikayesini biraz deştiğimizde, bunun bir "iletişim" hikayesi olduğuna ikna oluyoruz. Uzaylılarla iletişim kurmak demek, diğer insanlarla iletişim kurmak demek. Ama başka bir yaşam formunun, bizimkine hiç benzemeyen döngüsel dilini çözmek o kadar hızlı olmuyor. Yine de mantıklı adımlarla ilerleyen güzeller güzeli Louise Banks (Amy Adams), diğer insanların birbiri ile iletişim yaşarken yaşadığı sıkıntılar karşısında çaresiz kalıyor. Filmin en cheesy mesajının da bu olduğunu söylemek mümkün. "Birbirimizle iletişim kuramıyoruz, yine de aynı gezegenin çatısı altında yaşamak zorundayız." Bir noktada uzaylıların bize öğrettiği evrensel dil, twistte gizli olan bir zaman manipülasyonu değil sadece, iletişim kurmaya ve birbirimizi anlamaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun bir göstergesi gibi. Bu bile başlı başına ele alması zor bir konu, çünkü başka bir filmde Shyamalan tadında sabun köpüğü bir saçmalığa da dönüşebilirdi.

Filmin bir başka katmanı ise hikaye anlatımı üzerine. Zamanın döngüselliği yeni bir konu değil. Ama bunu dil üzerinden tekrar ediyor film. Başı ve sonu yoktur hikayelerin diyerek başlıyor, bize bir kadının genç kızının büyüme ve sonra kanserden hayatını kaybetme hikayesini hızlıca özetliyor. (Arkada Max Richter'in ambians başyapıtı "On the Nature of Daylight" eşliğinde.) Bunun hikayenin başı olduğunu düşünüyoruz. Ama film tekrar tekrar flashbacklerle bizi garip ayrıntılara götürüyor. Düzgün bir olay örgüsü beklentimizi kestiğimiz an izleyiciyi kalbinden vuracak adımlar atıyor.

Filmin şu tarihin en klişe sorularından birine cevap aradığını söylebiliriz: "Geleceğini bilseydin, değiştirmek ister miydin?" Bu soruya verilecek pek çok cevap var elbette, ama beni en çok yaralayan şunu fark etmek oldu: Louise öleceğini bile bile çocuğunu doğuruyor, boşanacağını bilerek sevdiği adamla evleniyor, hatta babasının kızının öleceğini öğrendiği andan sonra ona ilgi göstermeyi keseceğini ve onu suçlayacağını bile biliyor. Ama karşı koymuyor. Çünkü tarihin döngüselliği bunu gerektiriyor. Zaman (ve kişisel tarihimiz) düz bir çizgide ilerlemediği sürece, onu değiştirmenin ne anlamı olabilir ki? Tıpkı uzaylıların dili gibi, iki yönlü ilerleyen bir bakış açısı ile aslında olan biteni kabul etmeyi ve buna olgunlukla bakabilmeyi öneriyor film. Şok edici bir olgunluk. En azından beni şok etti.

Nitekim, bu filmi basit bir bilimkurgu ya da ağır bir Asimov romanı gibi hayal etmeyin. Çok başka, ortalarda bir yerde belki. Ama sadece beyin kıvrımlarınıza değil, kalp kapakçıklarınıza da hitap ediyor. Bu açıdan Villeneuve bu minik filmi ile kariyerinin en büyük işini başarıyor. (9/10)